Allah’ın Annesi Meryem-Theotokos 

0

Efese ilk geldiğimde 1989 yılıydı; İskenderun Episkoposu olan Peder Luigi Padovesenin davetiyle, onun şehit edildiği yıl olan 2010a kadar her yıl kutlanan uzun bir konferans dizisinin ilkine katılmıştım.

Tam da o ilk konferansta, bugün bulunduğumuz bu yerde, Efes Konsili hakkında konuştum. Unutulmaz bir deneyimdi ve şimdi bunu yeniden yaşamama izin verdiğiniz için size teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Geçen yıl, 1600. yıldönümünü kutlamaya hazırlandığınız bu Konsilin tarihini ele aldığınızı biliyorum ve bu nedenle bugün sadece bir kısmını hatırlatmakla yetineceğim. Bunun yerine Konsilin en önemli sonucu olan Meryemin Allahın Annesi, yani Theotokos olarak ilan edilmesi üzerinde duracağım.

İsanın öğrencileri tarafından kurulan Hristiyan toplulukları, ilk yüzyıllardan itibaren imanlarının içeriğini, inandığımız ve adına vaftiz edildiğimiz Allahı daha iyi anlamaya çalışmışlardır.

Bu arayışta, Petrusun ilk mektubunun Yazarının, bugün bu toprakları, Türkiyeyi oluşturan bölgelerdeki Hristiyanlara yazarken, onları içlerindeki ümidin nedenini soran herkese uygun bir yanıt vermeye davet ettiğinde (1.Pt 3,15) talep ettiği şeye itaat etmekten başka bir şey yapmıyorlardı.

Bu durum, 2. yüzyılın sonlarına doğru, Greko-Romen dininin tanrılarına tapmadığı için ateist olmakla suçlanan Atinalı bir Hristiyan filozof olan Athenagoras tarafından çok iyi anlaşılmış ve böylece kendi inancını paylaşanların kimliğini paganlara sunmuştur:

Bizler, diye yazıyor, Tanrıyı ve Onunla birlikte olan Logosu, Oğulun Baba ile olan birliğinin ve Babanın Oğul ile olan birliğinin ne olduğunu; Kutsal Ruhun ne olduğunu; bu yüce varlıkların birliğinin ve Ruhun, Oğulun ve Babanın bu şekilde birlik içinde olarak, ayrıca onların ayrımlarının ne olduğunu bilmek adına aynıarzuyla hareket ediyoruz.

Bu önemli bir metindir: bize ilk Hristiyanların kendilerini nasıl tanıttıklarını, kendileri hakkında ne söylediklerini anlatır. Onlar kendilerini Üçlü Birlik Tanrısının gizemini öğrenmeye hevesli insanlar olarak görüyorlardı, çünkü bir insanın Üçlü Birlik Ayla vaftiz edildiğini biliyorlardı. Yeni varlıklar olmak için yeni yaşamı KİMDEN aldıklarını anlama ihtiyacı duyuyorlardı.

Kendilerini daha fazla Allah’ın çocukları olarak hissedebilmek ve Onu kabul etmek için giderek artan bir ilgiyle açılan bir dünyaya Onu daha fazla duyurabilmek için Allahı tanıma arzusundaki imanlı toplulukları sonraki yüzyıllarda, 325teki İznik ve 381deki Konstantinopolis Konsillerinde, bugün hala ikrar ettiğimiz İmanı oluşturan Büyük İman Açıklamasını (Credo) formüle etmeye yöneleceklerdir. Bu Konsillerde Üçlü Birlikte tek bir öz (felsefi bir terim olarak ousia), yani her üçü de farklı ama eşit doğaya, haysiyete, faaliyetlere sahip üç Kişi (hypostasis, yine felsefeden alınmış bir terimdir) tarafından paylaşılan tek ve aynı tanrısallık olduğu ilan edilmiştir.

Üçlübirlik üzerine doktrin zihinlere yerleştikten sonra, Allahın Oğlu hakkındaki her şeyi, beden almasının gizeminde derinleştirme ihtiyacı hissedildi. O, Baba ile birlikte Allah olarak, Yuhanna İncilinin bildirdiği gibi beden aldı, doğdu, büyüdü, acı çekti ve öldü… Böylece yeni bir soru, daha fazlasını anlama arzusu ortaya çıktı: İnsanlık ve tanrısallık Onda nasıl birleşti? Onun Babanın Oğlu, Allahın Oğlu ve aynı zamanda bir kadının Oğlu, Meryemin Oğlu olmasını nasıl anlayabiliriz? Baba ile aynı özden gelen O, Aziz Pavlusun Galatyalılara yazdığı mektupta belirttiği gibi nasıl kadından doğmuş olabilir?

Bu karmaşık mesele Efes Konsilinde ele alınmıştır. Söylediğim gibi, o zaman önerilen iki farklı çözümü hatırlamakla yetineceğim. Bir yanda İskenderiye Patriği Kirillosun sunduğu çözüm, Mesihte tanrısal doğanın insan doğasına ateşin yanan bir kömüre yaptığı gibi nüfuz ettiğini tekrarlayarak, tanrısal Logosu Beden Almanın tek öznesi olarak kabul etmiş ve üstlendiği insanlığını, Onun tanrısallığına karşı sadece pasif ve itaatkâr bir araç olarak görmüştür.

Konstantinopolis Patriği Nestoriusun çözümü ise bunun tam tersiydi. Nestorius, Logosun İsada bir tapınakta olduğu gibi yaşadığını ve tapınak dediğinde Mesihin insan bedenine atıfta bulunduğunu; iki doğaya, tanrısal ve insani doğalara, birinin ve diğerinin belirli özelliklerine ayrım gözetmeksizin atfetmenin meşru olmadığını; bunların ayrı kalması gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle, ilk sonuç olarak Nestorius Meryeme Theotokos, Allahın Annesi, yani Logosun tanrısal doğasının Annesi unvanını vermeyi reddetmiş, ona Mesihin Annesi, yani tanrısal Logosun onda yer edindiği insan doğasının Annesi demeyi tercih etmiştir.

İmparator II. Theodosius tarafından 431 yılında toplanan Konsil, haklı olarak söylendiği üzere, en düzensiz şekilde gerçekleşti ve daha da düzensiz bir şekilde sona erdi. Doktrinsel-öğretisel tartışmalara, iki patriklik arasındaki muhalefeti giderek daha derin hale getiren siyasi nedenler de karışmıştı: İskenderiye, bir imparatorluk makamı olarak Romadan sonra ikinci ilan edilen Konstantinopolise önceliğini devretmek istemiyordu. İki akımı temsil eden Episkoposlar, birbirlerini aforoz eden iki paralel Konsilde bir araya geldi. İmparator her iki patriği de görevden aldırdı, ancak Nestorius Antakya yakınlarındaki bir manastıra çekilirken; Kirillos zaferle İskenderiyeye dönmeyi başardı. Tekrar edilebilir ki Efes, bölünme yaratan bir konsilin klasik örneğidir… Bunun hemen sonucu, iki büyük patriklik arasındaki birliğin kopması olmuştur.

Yaratılan bölünmeyi yeniden telafi etmek için, siyasi nedenlerle dini boyutta da birleşmiş bir imparatorluğa ihtiyaç duyan İmparator tarafından kesinlikle istenen, ancak her şeyden önce kendi ayrıcalıklarını korumakla daha az ilgilenecek ve Kilisenin birliğini korumak için bir şeylerden vazgeçmeye daha istekli olacakşekilde diğer teologların çabalarının sonucu olan yavaş bir arabuluculuk çalışması gerekliydi. Bunlar arasında, düşüncelerini büyük ölçüde paylaştığı Nestoriusun dostu olan ama aynı zamanda Kirillosun doktrininin her olumlu nüansını kavrayarak onu barışı yeniden tesis etmeye ikna edebilen Kirroslu Theodoretus özel bir rol oynamıştır. Bu dramatik sonuçtan iki yıl sonra, 433te, nihayet yıpratıcı tartışmaya son verecek olan Birlik Formülünü büyük ölçüde Theodoretusa borçluyuz. Bu formülasyonun hemen başında Meryem Ananın Allahın Annesi olarak ilan edildiğini görüyoruz.

Ancak bu formülde son derece önemli bir gerçeğin de ifade edildiğini kavrıyoruz: Konsil Babaları, insan aklının zayıflığına rağmen, imanlı kişinin insanın ötesindeolan gerçekleri içeren bu gizemin tam da kendisinde olduğunun farkında olarak, erişilemez olduğunu ilan ettikleri gizemi tanımlara indirgemenin ve insan kelimeleriyle ifade etmenin imkansızlığını kabul etmişlerdi ve onu biraz daha iyi, daha derinlemesine, salt ve sadece bir doktrin olarak değil, bundan ziyade deneyimlenecek bir gerçeklik olarak anlayabilmek ve böylece her yeni kültürel bağlamda, her yeni çağda onu ilan etmek için en uygun dili bulabilmek için üzerinde düşünmeye devam ediyorlardı.

Böylece birleşme formülü Meryemde Allahın Annesini, Theotokosu kabul etti, tüm Episkoposlar tarafından onaylanan metinde okunduğu üzere, O kadında, Allahın Sözü beden aldı ve insan oldu, Söz rahme düştüğü andan itibaren Meryemin üstlendiği bu tapınağı kendisiyle birleştirdi.

Theotokos unvanı aslında yeni değildi, uzun zamandan beri imanlı toplulukların aşina olduğu bir terimdi. Bununla birlikte, ifade ettiği gerçeklik hem Eski hem de Yeni Antlaşmanın birçok bölümünde ima edilmesine rağmen, Kutsal Yazılarda açıkça yer almaz.

Bunlar arasında, Luka İncilinin ilk bölümünde anlatılan Meryemin Elizabeti ziyareti olayını ele alıp onun üzerinde durmak istiyorum, çünkü Lukanın aktardığı şekliyle tam da bu olayda Meryemin tanrısal anneliğinin dolaylı olarak – ama çok da dolaylı olmayan bir şekilde – kabul edildiğini görebiliriz. Bu olay çok iyi bilinmektedir, ama gelin birlikte bu metne tekrar göz atalım.

Meryem, Melekten, Allahın Davutun Krallığını vereceği ve bu nedenle sonsuza dek hüküm sürecek olan En Yüce Olanın Oğlunun Annesi olacağı ilanını aldıktan sonra, bu şaşırtıcı duyurunun nasıl gerçekleşebileceğini daha iyi anlamak istedi. Bu bildiride Mesihle ilgili kehanetlerin birçok ifadesi beliriyordu. Meleğin ona nasıl yanıt verdiğini biliyoruz. İlk başta ona şöyle açıklıyor: Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, en yüce Olanın gücü senin üstüne gölge salacak. Bunun için doğacak olana Kutsal, Allah Oğlu denecek. Ama sonra sanki onu Mesihin Annesi yapacak olan En Yüce Olanın gücüne güvenmesine yardım etmek istercesine onunla konuşmaya devam ediyor ve ona yine olağanüstü bir haber daha getiriyor. İşte diyor ona, akraban Elizabet de ileri yaşında bir oğlana hamile ve altıncı ayındadır, oysa ona kısır deniyordu. Son olarak, daha da doğrulamak için ekliyor: Allah için imkânsız diye bir şey yoktur.

Bu bir doğrulamadır, ama aynı zamanda Yaratılış 18,14te okuduğumuz gibi, yaşlı ve kısır olmasına rağmen bir oğlu olacağı vaadini duyan Saranın kuşkulu gülümsemesiyle karşılaştığında, Rabbin İbrahime sorduğu şu sorunun yanıtıdır: Sara neden güldü? Acaba Rab için imkânsız bir şey var?. Bu, Allah’ın, insanlıktarihi boyunca halkına sormaya devam ettiği, onları kendisine olan imanda büyümeye, insani olarak mümkün görünmese bile yaşamı ve kurtuluşu garanti eden Sözüne güvenmeye teşvik eden bir sorudur. İshakın doğum anını, ardındanMısırdan çıkış anını, Kızıldenizin geçilişini ve sonra da sürgün sırasında Tanrının peygamberleri çağırıp onlara her zaman etkili olan, teselli eden ve bildirdiği şeyi gerçekleştiren Sözünü ilettiğini düşünelim. Yeşaya 55,11deki şu bölümü hatırlayalım: Gökten inen yağmur ve kar, toprağı sulamadan, yeri yeşertmeden []nasıl göğe dönmezse, ağzımdan çıkan söz de öyle olacaktır. Bana boş dönmeyecek, istemimi yerine getirecek, yapması için onu gönderdiğim işi başaracaktır.

Allahın Sözü, Peygamber Yeşaya aracılığıyla, bir bakirenin gebe kalacağını ve adı Emanuel yani Tanrı bizimle olacak olan bir oğul doğuracağını söylemişti.

Ve işte, 700 yıldan daha uzun bir süre önce söylenmiş olan o Söz, Nasırada, Meryemin evinde yerine gelmekteydi. Ama şimdi Allah artık yarattığı varlığına, kendisi için hiçbir sözün imkânsız olmadığına gerçekten inanıp inanmadığını sormamaktadır. Meryem Onun gözlerinde lütuf bulmuştur ve Melek aracılığıyla ona güvence vermiştir: Nitekim Rabbin ona bildirdiği şey, iletilebilecek en olağanüstü Söz olsa bile artık imkansız değildi ve bunu onda gerçekleştirecek olan Kutsal Ruholacaktı; ancak yalnızca onun bunu istemesi gerekliydi, çünkü Allahımız, yarattıklarının işbirliği olmadan hiçbir şey yapmaz.

Meryem, Meleğin bu müjdesinin gerçekleşmesi için duyduğu arzuyu ifade ederek bu ilanı karşıladı.

Onun telaffuz ettiği bu fiat [evet] aslında Luka İncilinin Yunanca metninde, istek kipinde ifade edilir. Bu fiat sayesinde, arzusu ifadesiyle Meryem Anne oluyor, böylece Allahın Sözünü, Allahın vaadinin yerine gelmesini sağlıyor.

Yuhanna İncilinin ilan ettiği gibi: Söz beden aldı.

Melek Cebrail ile Meryem arasındaki diyaloğu tamamladıktan sonra, Luka bize hemen başka bir sahne sunmaya başlıyor. Diyor ki O günlerde Meryem ivedilikle kalkıp Yahudanın dağlık bölgesinde bulunan bir kente gitti. Melek ona Elizabetin yaşadıklarını haber vermişti ve o da sanki bu haberin doğruluğunu teyit etmek ve böylece kendisine olan şeylere dair imanını güçlendirmek istercesine hemen onu görmeye gitti.

Bu olay çoğu zaman Meryemin büyük alçakgönüllülüğünün ve hizmet etmeye hazır oluşunun bir işareti olarak gösterilir: Rabbin Annesi olan ve aynı zamanda gebe olan Meryem, akrabası Elizabete yardım etmek için Nasıradan Yahudiyedeki Ayn Karine bir yolculuk yapma zahmetine katlandı. Bu, 4. yüzyılda Milano Episkoposu olan Aziz Ambrosius tarafından aktarılan bir yorumdur, ancak Lukanın metnini dikkatle okursak, böyle bir şey bulamıyoruz. Bunun yerine, daha eski yorum geleneği kutsal metnin verilerine daha fazla dikkat etmiş ve başka yönleri vurgulamıştır. Üçüncü yüzyılın büyük Kutsal Kitap yorumcularından olan Origenes bu bölümle ilgili şu yorumu yapmaktadır: Meryem, Elizabeti ziyaret etmeye, gebe kalmasının mucizevi meyvesini görmeye ve meleğin sözlerine göre iman etmeye gelmişti. Bu, yolculuğunun ana nedeni olabilir. Origenes şöyle devam ediyor: Bu iman eylemiyle kendisi de taşıdığı çocuğa olan inancını güçlendirmiş oluyordu. Celileden Yahudiyeye yolculuk Elisabete fayda sağlamaz: Meryeme hizmet eder, çünkü Origenesin açıklamaya devam ettiği gibi, Elisabetin sözleri tam olarak bu imanı pekiştirme eğilimindedir. Elizabet, Meryem iman ettiği için onu kutsanmış olarak kabul etmiştir! Ve Meryemin de imanıyla kabul görmeye ihtiyacı vardır.

İmanımızın kabul görmesi ne kadar da önemlidir! Eğer iman gerçekse, yayılış gösterir: Allaha kendini adayan erkek ve kadınların ışık altında oldukları söylenir, çünkü iman, hayatın tamamına yayılan, kendini jest ve sözlerle ifade eden, gizli kalamayacak bir varoluş tarzı yaratan bir boyuttur.

Ama Elizabet Meryeme başka bir armağan daha sunuyor. Gebe kaldığına ve dolayısıyla kendisinde de olduğu gibi, onun anne olacağına dair inancını yalnızcateyit etmekle kalmıyor, aynı zamanda onun anneliğinin eşsiz, olağanüstü olacağını da belirtiyor. Elizabet Meryemi selamlarken ona şöyle diyor: Nasıl oldu da Rabbimin annesi yanıma geldi? Bu sözlerle Elizabet, Meleğin Meryem’e yaptığı duyuruyu onatekrarlamaktan başka bir şey yapmamıştır. Nitekim Melek Meryem’e şöyle demişti: Anne olacaksın… Elizabet de Meryem’e şöyle seslendi: Rabbimin annesi.Elizabet bu sözlerle, Meryemde gerçekleşenleri onda gördüğünü ve Meryemin bu tanınmayı göksel bir haberciden değil, kendisi gibi bir yaratılan insandan beklediğinigösteriyor.

Elizabet bu selamlamasıyla Meryemi Allahın Annesi ilan etmiştir. Nitekim Yunanca Kutsal Kitapta ve de Yeni Antlaşmada Kyrios Rab terimi tanrısal unvandır. Bu nedenle Pavlus şöyle der: İsanın Rab olduğunu ağzınla açıkça söyler ve AllahınOnu ölümden dirilttiğine yürekten iman edersen, kurtulacaksın (Rom 10,9).

Bu nedenle, Meryemin tanrısal anneliğinin ilk kanıtını Elizabetin selamında bulduğumuzu söyleyebiliriz: onu ilk kez Theotokos olarak ilan eden ve onu evinde ağırlayarak bunu ilan eden Elizabettir, çünkü Meryem, bu öğleden sonra göreceğimiz üzere, evinde ağırlanmak isteyen bir kadındır. İncilin sözleri her zaman canlı ve etkili olan sözlerdir, aynı zamanda bugün onları duyan bizlere de hitap eden sözlerdir. Böylece Elizabetin Meryemi selamlaması, bugün bizim de onu selamlamamıza dönüşebilir: Selam Sana, Rabbimizin Annesi.

Prof. Francesca Cocchini