2026 Aziz Polikarp’a Novena (Dokuz Günlük Dua)

0

Aziz Polikarp’a Dokuz Günlük Dua (Novena): 14–22 Şubat 2026, İzmir

Vaaz eden: Sr. Chiara Curzel,

Trento’lu (Italia) Figlie del Cuore di Gesù rahibesi.
Yunan edebiyatı eğitimi almış, ardından rahibe olarak Teoloji ve özellikle Kilise Babalarının düşüncesi üzerine çalışmalarını sürdürmüştür. Trento ve Roma’da Patroloji dersleri vermekte; ayrıca ilk Hristiyan yüzyıllarının Kilise Babalarının düşüncesine dair temalar üzerine inziva ve ruhsal egzersizler vaaz etmektedir. Trento bölgesiyle özel bir bağı da vardır; zira o toprakların ilk şehitleri Kapadokya kökenlidir.

  1. Burada, mümkün olduğunca…  (Polikarpos’un Şehitliği 19,3)

Kutsal Kitap Metni:  İbr 12, 1-3

İşte bizi çevreleyen bu denli büyük bir tanıklar topluluğu olduğuna göre, biz de her yükü ve bizi kolayca kuşatan günahı üzerimizden sıyırıp atarak önümüze konan yarışı sabırla koşalım. Gözümüzü, imanımızın öncüsü ve tamamlayıcısı İsa’ya dikelim. O, kendisini bekleyen sevinç uğruna utancı hiçe sayıp çarmıhta ölüme katlandı ve Allah’ın tahtının sağında oturdu. Yorulup cesaretinizi yitirmemek için günahkârların bunca karşı koymasına katlanmış Olan’ı düşünün.

        Kilise Babaları Metni: Polikarpos’un Şehitliği 18,2-19

Daha sonra bizler, kıymetli taşlardan daha değerli ve altından daha saf olan onun kemiklerini alıp, onları uygun bir yere koyduk. Burada, mümkün olduğunca, coşku ve sevinç içinde bir araya gelen bizlere, Rab, Polikarpos’un şehitliğinin yıldönümünü kutlamamızı; mücadele edenleri anmamızı ve mücadeleye hazırlananları eğitme ve onları hazırlamamızı sağlayacaktır.

Bunlar, Filadelfiya’dan gelenlerle birlikte İzmir’de on ikinci kişi olarak tanıklık eden, herkes tarafından en çok hatırlanan, hatta her yerde paganlar tarafından bile konuşulan, kutlu Polikarpos ile ilgili gerçeklerdir. Sadece seçkin bir öğretmen olduğu için değil, aynı zamanda mükemmel bir şehit olduğu için, Mesih’in İncili uyarınca gerçekleşen onun şehitliğini herkes örnek almak istiyor.

Dayanıklılıkla haksız hükümdarı yenmiş ve böylece ölümsüzlük tacını almış olarak, Havariler ve bütün doğrularla birlikte sevinen bu adam, her şeye gücü yeten Baba Allah’ı yüceltiyor ve ruhlarımızın Kurtarıcısı, bedenlerimizin rehberi ve tüm dünyada bulunan evrensel Kilise’nin Çobanı olan Rab Mesih İsa’yı kutsuyor.

         Derin Düşünce

Herkese iyi akşamlar; büyük Şehit ve Babamız Polikarpos’a adanmış dokuz günlük dua dönemini bu kilisede, ona adanmış en önemli kilisede ve onun koruyucu Azizi etrafında toplanan İzmir Hristiyan cemaatiyle birlikte yaşayacak olmanın daveti için minnettarlık ve duygu dolu teşekkürler. Bu dokuz gün boyunca, Yeni Ahit’ten ve Polikarpos hakkında ve Polikarpos’un yazdıklarından alınmış bazı metinler bize eşlik edecek. Bu alıntılar, antik çağdan kalma ve içerik açısından zengin olmaları nedeniyle Kilise için gerçek hazinelerdir ve sayesinde Polikarpos, duyduğumuz gibi, hala “her yerde” tanınmaktadır.

Sondan başlamaya karar verdim… Yani Aziz Polikarpos’un Şehitliği’nin sonuna doğru olan paragrafları okudum. Ölümünden ve bedeninin ateşte yakılmasından sonra, “değerli taşlardan daha değerli ve altından daha saf” kemikleri uygun bir yere gömüldü. İşte bu yüzden buradayız, çünkü o yer kesinlikle bu akşam bulunduğumuz yere çok yakındır ve şehitlik anlatımında şu yazılanların gerçekleştiğini hissetmek gerçekten çok heyecan vericidir: “Burada, mümkün olduğunca, Rab, Polikarpos’un şehitliğinin yıldönümünü kutlamamızı sağlayacaktır.” Bu yıl Rab bana da “burada” olma şerefini bahşetti ve metinde de belirtildiği gibi “coşku ve sevinç” bu nedenle çok büyüktür. Bu topraklarınızda, tüm Kilise’nin birçok Babası yaşamış ve tanıklıklarını bırakmışlardır. Yazıları ve tarihin bıraktığı ibadet izleri sayesinde onlar hala yaşamaktadırlar. Şehitlerin tanıklıkları geçmişin kalıntıları ya da bir “arkeolojik sit alanı” değildir, nitekim nesilden nesile, uzak ilk yüzyıllardan günümüze kadar bize aktarılan ve şimdi bizim de aktarmak istediğimiz imanı anlatan gerçek mesajlar, canlı sözlerdir.

Biz Hristiyanlar uzaktan geliyoruz, imanımız uzaktan geliyor; yani şehitlik anlatımında okuduğumuz üzere, “ruhlarımızın Kurtarıcısı ve bedenlerimizin rehberi” olan İsa Mesih’ten geliyor; ama sonra onun mesajı havariler tarafından ve onlardan sonra da onların müjdesini alan, aralarında Polikarpos da olmak üzere, ilk nesil tarafından kabul edildi. Havariler 12 kişiydi ve onların kurduğu ilk topluluklar da küçüktü. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, onları sayabiliriz bile. Metinde, Polikarpos’un “İzmir’de tanıklık eden on ikinci kişi” olduğu ve “Filadelfiya’dan gelenlerle birlikte” olduğu yazıyor. Küçük sayılar, ama onların cesur tanıklıkları sayesinde bu meşale, imanın ışığı, bize, size, dünyanın her yerinde, küçüklük, zulüm veya kayıtsızlık içinde olsa da, bu meşaleyi söndürmeyen ve onu sonraki nesillere aktarmak için yanık tutan herkese ulaştı. Çünkü korkutucu olan asla küçüklük değildir, imanın düşmanları daha çok güvensizlik, korku, yalnızlık ve umutsuzluktur.

Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasındaki bu bağ, burada daha da gerçekçidir çünkü sadece duyduğumuz veya okuyabildiğimiz kelimelerden değil, aynı zamanda maddi unsurlardan da oluşur: mezarın yakınındaki fiziksel bir yer, yüzyılları aşan taşlar ve onlara dokunan ellerimiz, onları gören gözlerimiz, şehitle güçlü, bedensel bir bağ oluşturur. Bu, burada gördüğümüz ve Aziz Polikarpos’a ait olan kutsal emanetlerin anlamıdır: bunlar uğurlu, büyülü nesneler değil, yaşanmış inancın tarihte kalıcı olmasını sağlayan, ona süreklilik ve anlam kazandırma biçimidir. Azizlerle bağlantı kurmamızı sağlayan bir yerin, kutsal emanetlerin olması önemlidir, çünkü bu temas bize devam eden tarihi, aktarılan imanı anlatır, tıpkı bayrak yarışındaki koşucuların bayrağı birbirlerine geçirdikleri gibi; bir ev demektir, üzerimizde uzanan koruma, kutsallığı taşıyan insanlık anlamına gelir; bu kutsallık, feda edilen bedenler, somut olaylar aracılığıyla hayatlarımıza, bedenlerimize ve hikayelerimize ulaşır.

Bu bağ, şehitlik anlatımının bize ulaştığı biçimden de anlaşılmaktadır. Bu anlatım, muhtemelen Polikarpos’un ölümünden kısa bir süre sonra, İzmir Kilisesi’nin Filomelio Kilisesi’ne yazdığı ve o topluluğa olanları bildirmek için yazdığı bir mektupta yer almaktadır. Mektup biçimi, ilk yüzyıllarda kilisede özel bir saygınlığa sahipti; Aziz Pavlus’un mektuplarını ve Yeni Ahit’in yazılarının çoğunun mektup biçiminde olduğunu düşünmek yeterlidir. Çünkü mektup doğrudan bir bağ kurar; bir ilişkinin, canlı tutulan kişisel bir temasın işaretidir. Polikarpos’un şehitliğini anlatan mektupta, Filomelio’daki Hristiyanların İzmir Episkoposu’nu tanıdıkları ve onun hakkında bilgi istedikleri, yani muhtemelen onu bildikleri ve birbirlerinden haberdar oldukları için de onun haberlerini almak istedikleri yazmaktadır. Nitekim özel isimler de var; tüm bu olaylara tanık olan ve ayrıntılarını hatırlayan “kardeşimiz Marcion”dan ve mektubu kendi eliyle yazan ve tüm ailesi ve onunla birlikte olan topluluk adına selam gönderen Evaristo’dan bahsediliyor. Özel isimler, tanıdık yüzler, tıpkı bu akşam bizim için olduğu gibi, birbirimizi isimlerimizle tanıyoruz ve kardeşler olarak kabul ediyoruz: Hristiyan topluluklar, şehitlerin anısı etrafında daha da yakınlaşıyor, topluluğun sıcaklığını imanı yaşamak ve aktarmak için bir güç haline getiriyorlar.

Davet, bu mektubu daha uzaklardaki kardeşlere de iletmektir, “çünkü böylece onlar da Rab’bi yüceltsinler.” Coğrafi olarak daha uzak olan kardeşlerimize yöneliktir, çünkü bu mektup çok yaygınlaşmış ve antik çağda çok iyi bilinmektedir, ama neden olmasın, zaman olarak da daha uzak olan biz kardeşlere, böylece biz de kendimizi bu mektubun muhatapları olarak hissedebilir, onu tanımak ve mümkün olduğunca günümüz gerçekliğine yaymak için bu çabaya dahil olabiliriz, çünkü böylece “Rab yüceltilsin.”

Bu aktarımdan, imanının iletildiği ve büyüdüğü Gelenek doğar. Gelenek, bizden önce var olan ve bize eşlik eden, bize teslim edilen ve emanet edilen, yaşanmış ve dua edilmiş bir iman tarihinden oluşan bir nehir, bir akıştır. Gelenek, hatırlamak, sadakatle korumak ve aynı zamanda güncelleştirmek, bugün de büyümeyi sağlayan bir koruma sağlamak gibi ikili bir görevi vardır. Papa 16. Benedekt, bir kateşezinde şöyle demiştir: “Gelenek, nesnelerin veya sözlerin aktarılması, ölü nesnelerin bir koleksiyonu değildir. Gelenek, bizi kökenlerimize bağlayan canlı bir nehirdir, kökenlerin her zaman mevcut olduğu canlı bir ırmaktır. Bizi sonsuzluğun limanına götüren büyük nehirdir. Ve bu canlı nehirde, Rab’bin sözü her zaman yeniden gerçekleşir: “İşte, ben dünyanın sonuna kadar her gün sizinle birlikteyim” (Mt 28,20).”

Polikarpos’un ölümüne götüren olaylar 155 yılının Şubat ayına tarihlenir; kimi kaynaklara göre 156, 166 ya da 167… kesin yılın pek bir önemi yoktur. Asıl önemli olan, o günden bu yana kesintisiz bir zincir halinde bu hatıranın bize kadar ulaşmış olması ve iman, başka tanıklıklar, tarih, araştırma, örnek alma arzusu, litürji ve dua üretmiş ve gerçekten de “kökenleri her zaman mevcut olan canlı bir nehir” olmasıdır.

Öyleyse “burada, mümkün olduğunca, coşku ve sevinç içinde bir araya gelen bizlere, Rab, Polikarpos’un şehitliğinin yıldönümünü kutlamamızı; mücadele edenleri anmamızı ve mücadeleye hazırlananları eğitme ve onları hazırlamamızı sağlayacaktır.” Bu sözlerden yola çıkarak, yine de birkaç ilginç noktaya değinmek gerekir. Mektup, anısının özelliğini belirten “coşku ve sevinç”ten bahsediyor. Doğrudur ki, şehitlikten bahsederken acı, korku ve ölümden bahsedilir, ancak bunu İsa uğruna ve İsa ile birlikte katlanan Hristiyan için bu, hayatı kutlamak, dies natalis, yani şehitlerin yeniden doğuş günü haline gelir, çünkü onlar sonuna kadar İsa’yı örnek aldıkları, O’nun gerçek havarileri oldukları, O’nun uğruna, O’nunla ve O’nun gibi hayatlarını verdikleri için, şüphesiz Rab İsa Mesih’in Hükümranlığında yerlerini almışlardır. Bu nedenle bir aziz, ölüm gününde kutlanır ve Şehitliğin anlatımında bu günü, yani 22 veya 23 Şubat’ı kesin olarak belirtmesi ve yüzyıllar sonra bile bu güne sadık kalmaya devam etmemiz çok güzeldir.

Bu coşku ve sevinç çağrısı bize de ulaşıyor, çünkü her birimizin karşılaştığı zorluklara ve yorgunluklara rağmen, Aziz Polikarpos’un anısını bu duygularla yaşıyoruz. Coşku ve sevinç büyük dışsal gösterilere, ışıklara ve haykırışlara ihtiyaç duymaz: bunlar içimizde yaşar, içimizde buluruz ve çeşitli nedenler ve endişeler nedeniyle bu anlarda içimizde yer alabilen diğer duygularla bir arada var olabilirler. Papa Francis, Evangelii gaudium adlı havarisel teşvikin başında bunu çok güzel hatırlatmıştır: “İncil’in sevinci, İsa ile karşılaşanların kalplerini ve tüm yaşamlarını doldurur. Kendilerini O’nun kurtarmasına izin verenler, günahtan, üzüntüden, içsel boşluktan ve yalnızlıktan kurtulurlar. Mesih İsa ile sevinç her zaman doğar ve yeniden doğar.” Evet, zorluklarda, zor seçimlerde bile, “Mesih İsa ile sevinç her zaman doğar ve yeniden doğar” diye umut ederiz ve biliriz, çünkü O bizi, Papa’nın çok iyi tanımladığı günah, üzüntü, iç boşluk, yalnızlık gibi düşmanlardan kurtarır: Bunlar çok iyi tanıdığımız düşmanlar… Ayrıca Gaudete et Exsultate adlı havarisel teşvikinde Papa Francis, Matta’nın ‘Mutluluklar’ konuşmasının sonunda İsa’nın “coşku ve sevinç” çağrısının, “onun uğruna zulüm gören ve aşağılananlara” yönelik olduğunu hatırlatır. Papa, “Rab her şeyi ister” diyor ve “bize sunduğu şey ise gerçek hayat, yaratıldığımız amaç olan mutluluktur” diye ekliyor.

Şehidin anısı, geçmişle ve gelecekle olan bağın güvencesidir: Onun şehitliğini yeniden yaşamak, yüzyıllar boyunca “iman uğruna mücadele etmiş olanların hatırasıdır” ve bu zamanda imanımızı yaşayıp tanıklık ederek “mücadeleye hazırlanan bizler için bir eğitim ve hazırlık”tır. Şehitlik anlatımı bizi geçmişe götürür, ama aynı zamanda bugünü de şekillendirir: davranışları biçimlendirir, tehlike anında ne yapmamız gerektiğini önerir, hayatın denenmeleri ve zorlukları karşısında korkuyu yatıştırır ve teselli eder; zaman içinde tekrarlanabilir, örnek alınabilir bir model sunar, yaşamak için bir neden ve hedef gösterir. Şehitlerin mezarlarının etrafında toplanan Hristiyan cemaati geçmişini yeniden yaşar, bugünü kutlar, geleceğini hazırlar.

Aziz Polikarpos, başlangıçta okuduğumuz İbranilere Mektup’ta bahsedilen “tanıklar topluluğu”nun bir parçasıdır. Bu topluluk, yolumuzda yanımızda olduğunu hissedebileceğimiz ve Hristiyan tanıklığını tam anlamıyla yaşamamıza yardımcı olan bir topluluktur. Tanık-şehitlerin, Mesih İsa’ya olan sadakatleri ve O’nu izlemeleriyle bize örnek olmaları çok güzeldir. Onları yanımızda hissederek, İbranilere Mektup’taki sözleri tekrarlamak gerekirse, “Gözümüzü, imanımızın öncüsü ve tamamlayıcısı İsa’ya dikerek, önümüze konan yarışı sabırla koşalım.”

Geçmişten bize geleceğe doğru bir itici güç verenlerin ve yanımızda koşmaya çalışanların, bize azmin tanıklığını verenlerin yardımını almak için, bu yarışta birbirimize yardım etmek için buradayız. Birbirimizi cesaretlendirerek, zorluklarda birbirimizi destekleyerek, bu yarış bizim için de mümkün olacak ve hedefe ulaştıracaktır.

  1. Yuhanna’yla ve Rab’bi görmüş olan diğerleriyle ilişkilerini nasıl aktardığını… (Kayseriyeli Eusebius, Kilise Tarihi 5,20,5)

          Kutsal Kitap Metni: Hav İş 1, 6-14

Bunun üzerine, bir araya geldiklerinde O’na şöyle sordular: “Rab, İsrail için yeniden kuracağın krallığın zamanı şimdi mi?” Onlara şöyle dedi: “Baba’nın kendi yetkisi altında belirlediği zamanları ve anları bilmek size ait değildir. Ama üzerinize Kutsal Ruh indiğinde güç alacaksınız. O zaman sizler Yeruşalem’de, bütün Yahudiye’de, Samiriye’de ve dünyanın en uç yerlerine dek benim tanıklarım olacaksınız.”

Bunu söyledikten sonra, onlar bakmakta iken, yukarı alındı ve bir bulut O’nu gözlerinden gizledi. O ayrılırken ve onlar hâlâ gözleri göğe odaklanmış bakarlarken, o sırada beyaz giysilere bürünmüş iki adam yanlarında durup şöyle dediler: “Ey Celileliler, neden göğe bakarak böyle duruyorsunuz? İsa’nın, sizin aranızdan göğe alındığını nasıl gördünüz ise, o aynı şekilde gelecektir.”

O zaman, bir Şabat Günü yürüme mesafesinde bulunan Zeytinlik denilen dağdan Yeruşalem’e döndüler. Kente girdiklerinde, genellikle kaldıkları üst odaya çıktılar. Bunlar: Petrus, Yuhanna, Yakup, Andreas, Filipus, Tomas, Bartolomeos, Matta, Alfeos’un oğlu Yakup, Yurtsever Simon ve Yakup’un oğlu Yahuda idi. Hepsi birlik içinde sürekli dua ediyorlardı, aralarında İsa’nın annesi Meryem dâhil birkaç kadın ve O’nun kardeşleri de bulunuyordu.

    Kilise Babaları Metni  İrenaeus’un Florinus’a Mektubu (Eusebius, Kilise Tarihi 5,20,5-8)

“Ben [İrenaeus], seninle [Florinus] henüz bir çocukken, Küçük Asya’da Polikarpos’un yanında bulunduğumuz günlerden tanışıyorum; o sırada sen imparatorluk sarayında tanınmış biriydin ve onun nezdinde iyi bir itibara sahip olmak için çaba gösteriyordun. Nitekim o dönemde yaşananları, yakın zamanda olup bitenlerden bile daha iyi hatırlıyorum; (çünkü çocuklukta edindiğimiz bilgiler ruhla birlikte büyür, onunla bir bütün hâline gelir). Bu nedenle, kutlu Polikarpos’un tartışmalar için oturduğu yerleri, bir söze nasıl başlayıp nasıl bitirdiğini, sürdürdüğü yaşam tarzını, dış görünüşünü, kalabalık önünde yaptığı konuşmaları ayrıntılarıyla anlatabilirim. Yuhanna’yla ve Rab’bi görmüş olan diğerleriyle ilişkilerini nasıl aktardığını, onların sözlerini nasıl hatırladığını; Rab hakkında, O’nun mucizeleri ve öğretisi üzerine onlardan neler işittiğini; Polikarpos’un, bütün bunları Logos’un yaşamına tanıklık etmiş olanlardan öğrendikten sonra, her şeyi Kutsal Yazılar’a uygun biçimde nasıl aktardığını da anlatabilirim.

Üzerime inen Allah’ın merhameti sayesinde, o zamanlar da bu şeyleri büyük bir dikkatle dinledim ve onları bir papirüs yaprağına değil, yüreğime kaydettim.

       Derin Düşünce

Bugün için seçtiğim metin, Polikarpos’tan dolaylı biçimde söz eden bir anlatıdır ve bunu olağanüstü bir şekilde yapar. Bu mektup, Polikarpos’un öğrencisi olan ve daha sonra Galya’ya (bugünkü Fransa) taşınan ve Lyon Episkoposu olan İrenaeus tarafından yazılmış ve Filistin Kayseriyeli Eusebius tarafından Kilise Tarihi adlı eserinde aktarılmıştır.

Irenaeus’un bu kilisede önemli bir anısı var, ilk şapelin solunda yer alan ve çıkarken oradan geçip Polikarpos’un bu büyük öğrencisini anmaya ve onurlandırmaya sizi davet ediyorum. Irenaeus bu mektupta bize Polikarpos’un öğretisinin tarzı ve içeriği hakkında güzel bir portre bırakmakla kalmadı, aynı zamanda onu bize çok yakın hissettiren çok insani özelliklerle de anlattı… Irenaeus, “çocukken edindiğimiz bilgiler ruhla bütünleşerek büyür” der ve hepimiz çocukluk ve gençlik deneyimlerimizin kalıcı olduğunu, bizi şekillendirdiğini deneyimlemişizdir… Onun için, Polikarpos’un öğrencisi olmak, onu içten şekillendiren, kalıcı bir deneyim olmuştur. Ardından, yaşadığı şeyleri “papirüs kağıdına değil, kalbine” yazdığını söylediği son cümle çok güzeldir… Bizim için de öyle olsun, yaşadıklarımız ve imanımızla öğrendiklerimiz kalbimizde yazılı kalsın; hayata, sevgiye dönüşsün, Hristiyanlığımıza şekil versin.

Eusebius, Kilise Tarihi’nde, Irenaeus’un çeşitli mektuplar yazdığını söyler. Bunlardan biri, Irenaeus’un gençlik arkadaşı olan ve kendisi gibi İzmirli olan Florinus’a yazılmıştır. Florinus’un Roma Kilisesi’nin rahibi olduğunu ve sonunda 2. ve 3. yüzyıllarda yaygın bir sapkınlık olan gnostisizme katıldığını biliyoruz.

Bu bağlamda, İrenaeus Florinus’u bu sapkın öğretiden uzaklaşmaya ikna etmeye çalışır ve bunu, kendisi gibi İzmirli Polikarpos’dan öğrendiklerini hatırlatarak yapar. Polikarpos da bu doktrini havarilerden, özellikle de Yuhanna’dan almıştır.

Bugün üzerinde durmak istediğim konu, imanın aktarılma zincirinin ilk halkasını oluşturan havarilerle olan bağdır. Bu bağın gerçek ve harika bir örneğini bu şehirde bulabilirsiniz: Havari Yuhanna’nın, Polikarpos da dahil olmak üzere havarileriyle olan ilişkisini vurguluyoruz. Bu nedenle başlangıçta, İsa’nın seçtiği on iki havariye verdiği görevi hatırlatan, her birinin adını tek tek sayan ve göğe yükselişinde onlara dünyanın dört bir yanına İncil’i duyurma görevini veren Havarilerin İşleri kitabından bir metin okuduk. Vahiy, bize, havarilerin adını taşıyan on iki sütun üzerinde, bizi bekleyen yeni Kudüs’ün inşa edildiğini de hatırlatır.

Hristiyanlığın bu topraklara Pavlus tarafından getirildiğine dair geleneği biliyoruz, ancak aynı zamanda, yaşlılığı döneminde Küçük Asya’ya gidip Efes’te kalan ve daha sonra Patmos Adası’ndan Vahiy Kitabı’nı yazan Havari Yuhanna ile olan güçlü bağı da biliyoruz. Vahiy kitabında Efes Kilisesi’ne ve sizin İzmir Kilisenize yazılan mektuplar, Yuhanna ile bu şehirler arasındaki bağın kanıtıdır. Bu bağ, Efes’teki Yuhanna’nın mezarında ve Yuhanna’yı bu topluluğunuzun ilk iman babası olarak düşünmemizi sağlayan birçok eski kanıtla birlikte İzmir katedralinizde devam etmektedir.

Ancak ilk Hristiyan nesiller için bu hiç de kolay olmamıştır. İsa’nın mesajı, dirilişi ve Kutsal Ruh’un varlığıyla güçlenen bu güzel mesaj, kısa sürede yayıldı, ancak aynı zamanda çarpıtılma riski de taşıdı. Farklı kültürler ve inançlara göre yorumlandı ve ilk olarak, Yuhanna’nın Birinci Mektubu’nda da ifade edildiği gibi, bedenen gelen İsa’nın insanlığı sorgulandı. Daha sonra diğerleri onun tanrısallığını sorgulayacak, Baba ile ilişkisi, dirilişi ve bizim dirilişimiz, kurtarıcı rolü hakkında farklı yorumlar yapacaklardır… Kısacası, bizim sapkınlık dediğimiz şey ortaya çıkacak, yani Hristiyanlığın en derin gizemlerinin yorumları, ancak en önemli gerçekleri korumayan ve böylece takipçilerini tehlikeye atan yorumlar olacaktır.

O halde nasıl yapmalı, hangi kritere başvurmalı, duyurduğumuz öğretinin bizi kurtuluşa götürebilecek İsa’nın öğretisi olduğundan nasıl emin olabiliriz? En önemli ölçüt şudur: o öğretinin havariler ve havarilerin halefleri, yani nesilden nesile belirli bir Kilise için atanan ve öncekilerden aldıklarını aktarma ve duyurma görevini üstlenen Episkoposlar tarafından aktarılıp aktarılmadığını doğrulamak gerekir. Bu nedenle, her kilisede, kiliseyi kuran havariye kadar geriye giden Episkoposların isimlerinin hatırlanması önemlidir ve sizler burada, sıra atlamaları ve efsaneler olmadan, doğrudan Yuhanna’ya kadar geriye gidebilme şansına sahipsiniz! Ve aslında bu bağ, yukarıda, kubbe alanındaki fresklerde, bu keirotonia, yani el koyma töreni ile temsil edilmektedir ki bunun amacı, Yuhanna’dan Polikarpos’a, Polikarpos’tan öğrencilerine aktarılan öğreti ve imanın güvencesi olan bu sıkı bağı korumaktır.

Irenaeus’un Florinus’a yazdığı mektuba geri dönelim. Irenaeus bu mektupta Polikarpos’un nasıl ve ne öğrettiğini anlatıyor. Polikarpos’un “Yuhanna’yla ve Rab’bi görmüş olan diğerleriyle” olan ilişkisi hakkında söylenenler çok güzeldir: Polikarpos, Rab hakkında duyduğu sözleri ve öğrendiklerini hatırlıyor, görgü tanıklarından öğrenmiş ve her şeyi doğru bir şekilde aktarıyordu. Polikarpos dinliyor, öğreniyor, hatırlıyor ve anlatıyor. Bu, öğrencinin öğretmeni ile olan ilişkisi, Kilise’nin havariler ve Kutsal Yazılar ile olan ilişkisi, ama aynı zamanda Kutsal Yazıları öğreti ve açıklamalarla destekleyen Kilise’nin öğretisi ile olan ilişkisidir. Dinlemek, öğrenmek, hatırlamak ve anlatmak, havarilerin İsa hakkındaki mesajının özgünlüğünün korunmasını sağlayan dört güzel fiildir. Her şeyden önce dinlemek, iman dinlediklerimizden doğar, Allah’ın ilk emri şudur: “Dinle, İsrail!”. Dikkatle dinlersem, öğrenirim, benimserim ve o öğreti benim bir parçam, düşünme ve var olma biçimim olur. Sonra onu hafızamda bulurum, yani başkaları için de önemli olsun diye, benim için önemli olan şey benden sonra gelenler için de önemli olsun diye, anlatmak için hatırlarım.

Bu, her şeyin basit olduğu anlamına gelmez; nitekim farklı havariler tarafından kurulan kiliseler kendilerini farklı hissediyorlardı, bazen rekabet halindeydiler. Hristiyan geleneği çok yönlüdür, havariler on ikidir ve ayrıca birçok başkaları vardır; İncil’in kendisi dörttür, bazen sadece farklı değil, birbirinden de ayrışırlar… Ancak farklılık, farklı görüşlere ve bakış açılarına sahip olmak değildir, mutlaka savaşa, bölünmeye yol açmaz… Bir senfoni çalmak için farklı olmak mümkündür, hatta farklı olmak gerekir, ancak tek bir müzikte, uyum içinde birleşik kalmak gerekir. Kilise’nin öğretisinde, orijinal duyuruya ve imanın temel ilkelerine sadakat içinde, herkesin kendi tarihi ve kişisel kültürüne göre aynı İsa Mesih’i duyurmak ve yaşamak için havarilerin doktriniyle olan bağ, onların öğrettiklerine sadakat, senfoniyi, mesajın daha eksiksiz bir görünümünü veren seslerin çoğulluğunu garanti eder. Polikarpos, Yuhanna’dan öğrendi, sonra İrenaeus Polikarpos’tan öğrendi ve öğrendiklerine sadık kalarak öğretisini tüm Avrupa’ya, Lyon’a taşıdı.

Katolik Kilisesi’nde Petrus’un halefi etrafında bir araya gelen Hristiyan kiliseleri arasındaki birlik, Havariler meclisi tarafından sürdürülen ve dünyaya yayılmış olan bu birliğin bir işaretidir.

Bizler de bu bağı kaybetmemek, dinlemek, öğrenmek, hatırlamak ve havarilerin duyduklarını ve aktardıklarını anlatmak, olası hatalara karşı uyanık olmak, imanın uyumuna inanmak, genç Irenaeus gibi öğretmen Polikarpos’un ayaklarına kapanarak havarilerin öğretmenleri İsa Mesih hakkında anlattıklarını dinlemek için çaba göstermeliyiz. Bizim için de, öğrendiğimiz şekilde, bize özgü bir şekilde imanı yaşamak ve tanıklık etmek, ancak diğer yolların da olduğunu bilerek, birbirini zenginleştiren ve aynı zamanda aktarım kanalları haline gelen perspektifler arasında bir birliktelik içinde yaşamak ve tanıklık etmek bir sorumluluktur.

İman ikrarında, Kilise’nin “tek, kutsal, katolik ve havarisel”, yani havarilerin öğretisine dayandığını söyleriz. Başepiskopos Martin katedralde, sol tarafta, üç basamaklı ahşap kürsüdeki koltuğa oturduğunda, bunu bizden daha yüksekte olmak için değil, bu Episkoposluk hizmetiyle, bu kilise bölge topluluğunun, havari Yuhanna ile başlayan bağı sürdürdüğünü ve Kilise adına doğru öğretiyi aktarabileceği ve öğretmesi gerektiğini bize söylemek için yapar. Ne güzel! Polikarpos bizi eşlik etsin ki, her zaman havarilerin öğretisine bağlı kalabilelim.

  1. Yarışında ilerlemeye teşvik etmeni… (İgnatius’un Polikarpos’a Mektubu, 1)

       Kutsal Kitap Metni: 2 Timoteyus 1,1-8

Mesih İsa’daki yaşam vaadi uyarınca, Allah’ın isteğiyle Mesih İsa’nın elçisi atanan ben Pavlus’tan sevgili oğlum Timoteyus’a selam! Baba Allah’tan ve Rabbimiz Mesih İsa’dan sana lütuf, merhamet ve esenlik olsun.

Gece gündüz dualarımda durmadan seni anarak atalarım gibi temiz vicdanla kulluk ettiğim Allah’a şükrediyorum. Gözyaşlarını anımsıyor, sevinçle dolmak için seni görmeyi özlemle bekliyorum. Sendeki içten imanı anımsıyorum. Önce büyükannen Lois’in ve annen Evniki’nin sahip olduğu imana şimdi senin de sahip olduğuna eminim. Bu nedenle, ellerimi senin üzerine koymamla Allah’ın sana verdiği armağanı alevlendirmen gerektiğini hatırlatıyorum. Çünkü Allah bize korkaklık ruhu değil, güç, sevgi ve özdenetim ruhu vermiştir.

Bunun için Rabbimize tanıklık etmekten ya da O’nun uğruna tutuklu olan benden utanma. Allah’ın gücüyle, Müjde’nin uğruna benimle birlikte sıkıntıya göğüs ger.

Kilise Babaları Metni: İgnatius’un Polikarpos’a Mektubundan, 1,1-3

İgnatius’tan, aynı zamanda Teoforos diye de anılandan, İzmir Kilisesi’nin Episkoposu olan Polikarpos’a, daha doğrusu Peder Allah ve Rab İsa Mesih tarafından bakılana içten selamlar.

Allah’ta sarsılmaz bir kaya gibi sağlam temellere dayanan ruh halini memnuniyetle karşılayarak, senin tertemiz yüzünü görmeye layık görüldüğüm için Allah’a şükranlarımı sunuyorum: Allah’ta hoşnut olayım!

Giydiğin lütufla yarışında ilerlemeni ve tüm insanları kurtulsunlar diye teşvik etmeni rica ediyorum. Makamını tüm bedensel ve ruhsal gayretle haklı çıkar. Birliğe özen göster; bundan daha iyisi yoktur. Rab’bin seni desteklediği gibi, sen de herkesi destekle; zaten yaptığın gibi bütün insanlara sevgiyle katlan. Kendini aralıksız dualara ada. Sahip olduğundan daha fazla bilgelik dile. Uyumayan bir ruhla uyanık kal. Her insanla Allah’a uygun bir şekilde konuş. Herkesin hastalıklarını mükemmel bir atlet olarak taşı. Emek çok olan yerde kazanç da çoktur.

Derin Düşünce

Bugün, Polikarpos ile çok yakın bir ilişkisi olan başka bir şahsiyetle tanışıyoruz: Antakya Episkoposu İgnatius. Havari Petrus tarafından Suriye’nin Antakya Episkoposu olarak atanan İgnatius’un, 110 ile 120 yılları arasında ölüm cezasına çarptırıldığı bilinmektedir. Roma’ya götürülüp, sirkte aslanlara yem edilerek öldürülmesi gerekiyordu ve bu nedenle tüm yarımadanızı geçerek Roma’ya doğru uzun bir yolculuğa çıktı. Yolculuğu sırasında Ignatius, çeşitli Hristiyan topluluklarıyla buluştu ve bir süre İzmir’de kalarak Episkopos Polikarpos ile tanıştı. Bu sahneyi sol tarafınızda, nefin üst kısmında, sagrestiya üzerinde tasvir edildiğini görüyoruz: İgnatius zincirlenmiş halde ayakta dururken, askerler onun etrafını sarmış ve ondan daha genç Polikarpos onun elini öperek selamlıyor.

Yolculuğuna devam eden İgnatius, Troas’tan İzmir topluluğuna bir mektup ve Polikarpos’a şahsen hitaben bir mektup yazmıştır. Bu mektuplardan aralarında kurulan güçlü bağın farkına varırız. Aslında bu, İgnatius’un bir topluluğa değil, tek bir kişiye yazdığı mektuptur: Belki de İgnatius, başlangıçta okuduğumuz, referanslar ve özel öğütlerle dolu o güzel mektupları Timoteyus’a yazan Pavlus gibi davranmak istemişti. İgnatius mektubun sonunda Polikarpos’a çok önemli bir şey tavsiye ediyor: Antakya’ya, kendi şehrine, haberlerini iletmesi için birini göndermesini ve İgnatius’un kurduğu ilişkileri sürdürerek kiliselere mektuplar yazmaya devam etmesini salık veriyor.

Örneğin katedralinizin yan sunağında olduğu gibi, İgnatius genellikle Polikarpos ile birlikte tasvir edilir. Nitekim İgnatius’un mektubu, Polikarpos hakkında sahip olduğumuz ilk tanıklıktır. Bize bu iki Episkopos arasındaki dostluğu anlatır; biri (Ignatius) zor bir dönemde misafir edildi, diğeri (Polikarpos) cömertçe misafir etti ve bir anlamda İgnatius’un misyonunun mirasçısı oldu. Ayrıca İgnatius’un Polikarpos’u tanımladığı sözler gerçekten çok güzel ve güçlüdür: İzmir Episkoposu, sarsılmaz bir kaya üzerine kurulu, iman dolu bir ruha ve tertemiz bir yüze sahiptir ve onu tanımaya layık görüldüğümüz için Allah’a şükretmeliyiz.

İgnatius’un Polikarpos’a söylediği sözler çok güzeldir: İgnatius’un Polikarpos’a “koşmaya devam etmesini”, herkese iyi sözler söylemesini, birliği korumayı, sabır ve destekle, dua ve kararlarında bilgelikle hareket etmesini teşvik ediyor. Herkes için, ayrım gözetmeksizin doğru sözleri bulmasını, o zamanlarda olduğu gibi belki bugün de tanıklık etmenin, tutarlı olmanın, azınlık hissetmenin zorluğunu yaşayan bir topluluğu teselli etmek, desteklemek ve yardım etmek için pastoral çabayı sürdürmesini öğütlüyor.

Öncelikle, İgnatius’un bu sözlerini Polikarpos’un halefi olan Başepiskopos Martin’e yöneltelim, böylece görevinde cesaret ve destek bulsun. Kardeş Episkoposlarıyla dostluğunu sürdürmesi için güçlensin, çünkü bu, kiliseyi yönetmek ve birliği teşvik etmek için çok önemli bir unsurdur. Ayrıca bu kapıları çalan birçok kişiye, belki İgnatius gibi geçici olarak buradan geçen, burada bir mola, düşünme ve destek bulabilenlere misafirperverliğini sürdürsün.

Dahası İgnatius’un bu sözlerini, bizimkine benzer olan ilk Hristiyan topluluğu üzerinde düşünmek için bir fırsata çevirelim. Bu topluluk, çok farklı ve bazen düşmanca bir kültür ve bağlamda ilk Müjde’nin yeniliğini yaşamaktadır.

İlk Hristiyanlar, Mesih’e iman etmenin, çevrelerindeki diğer iman ve inanışlardan farklı bir olgu olduğunun bilincindeydiler. Bu, kültler, ayinler, yerine getirilmesi gereken uygulamalar, ayırt edici jestler ve sözler ile ilgili değildi. Bundan ziyade, “Mesih’i giyinmek”, yani Mesih’te yeni bir hayata başlamakla ilgiliydi ve bu, aile ilişkileri, sosyal ilişkiler ve yaptıkları mesleği de kapsıyordu. Umudunu Mesih’e bağlamak, O’na ait olmak, aile ilişkilerini etkileyen yeni bir şey anlamına geliyordu; iş değiştirmek, toplumdaki yerini kaybetmek, kendi kültürünün bir parçası olan bazı değerlerle çatışmak zorunda kalmak anlamına gelebilirdi. Bu, putlarla bir şekilde bağlantılı bir mesleğiniz varsa, onu bırakmanız gerektiği anlamına geliyordu… Yalnızca gladyatör, büyücü, astrolog, kahin değil, heykeltıraş, ressam, aktör, öğretmen olsanız bile, pagan kültüyle bağlantılı özellikleri tasvir etmek veya öğretmek zorunda olduğunuz için mesleğinizi bırakmanız gerekiyordu. Askerseniz öldürmeyi reddetmeniz; yargıçsanız yemin etmeyi bırakmanız gerekiyordu… ve bunun gibi pek çok örnek vardı.

Hristiyan iseniz, hayatınız değişir ve toplumdaki varlığınızı yaşama şekliniz de değişir. Hristiyanlığın ilk yüzyıllarından kalma, Diognetus adında birine hitaben yazılmış çok eski, kısa bir eser vardır. Diognetus’un, Hristiyanların tanıklığından, birbirlerine duydukları sevgiden ve zulümler karşısında gösterdikleri cesaretten etkilendiğini biliyoruz. O zamanlar, kim olduğunu bilmediğimiz yazar, ona Hristiyanların kim olduklarını ve neye inandıklarını açıklar. Onlar, diyor yazar, giyim veya özel alışkanlıklarıyla diğerlerinden farklı değiller, ancak yaşam tarzları takdire şayan ve çelişkiseldir, çünkü normal kalarak farklı değerlere sahipler ve bu da onların farklı davranmalarına neden oluyor. Onlar, kendi şehirlerinde tam anlamıyla vatandaştırlar, ancak başka bir vatandaşlıkları daha vardır, o da göksel vatandaşlıktır. Bu vatandaşlık, onları dünyevi vatandaşlıktan daha özgür kılar, ancak ondan mahrum bırakmaz. Her yer onların vatanıdır, ancak hiçbirine ait olduklarını hissetmezler, çünkü Hristiyanlar olarak tek aidiyetleri Allah’a aittir. Sivil yaşam kurallarına itaatsiz ve saygısız değildirler, ancak onlar için tek mutlak yasa sevgidir ve bu yasaya göre davranışları tuhaf görünür. Diognetus’a yazdığı mektupta şöyle diyor: “Herkes gibi evlenirler ve çocuk sahibi olurlar, ama onları terk etmezler. Yemek sofrasını paylaşırlar, ama yataklarını paylaşmazlar. Bedende bulunurlar, ama bedene göre yaşamazlar. Hayatlarını yeryüzünde geçirirler, ama göklerin vatandaşlarıdırlar. Yürürlükteki yasalara uyarlar, ama yaşamlarıyla yasaları aşarlar.”

Dinlediğimiz Diognetus’a mektuptaki sözler yüzyılları aşarak bize Hristiyan yaşam tarzını, özellikle de küçük, azınlık toplulukların yaşam şeklini yansıtıyor. Onlar yaşadıkları dünyayı seviyor ve saygı duyuyorlar, ancak aynı zamanda farklı, devrimci bir yaşam tarzına sahiptirler. Bu yaşam tarzı, herkese karşı sevgi ve saygı, bulundukları yerde cömertçe hizmet etme, karşılıklı yardımlaşma değerlerine bağlılık ve karşılaştıkları herkese karşı tutarlılık ile ön plandadır. Tertullianus şöyle diyecektir: Hristiyan’ın ayırt edici özelliği şudur: “Bakın, birbirlerini nasıl seviyorlar!”

Azınlık olmak, küçüklük, eski ve bugünkü Hristiyan topluluklarınızın ayırt edici özelliğidir. Papa Leo da geçen Kasım ayında bunu hatırlatmıştı: “Küçüklüğün mantığı, Kilise’nin gerçek gücüdür. Kilise’nin gücü, kaynaklarında ve yapılarında yatmaz; misyonunun meyveleri de sayısal çoğunluktan, ekonomik güçten veya sosyal önemden kaynaklanmaz. Aksine, Kilise Kuzu’nun ışığıyla yaşar ve O’nun etrafında toplanmış olarak, Kutsal Ruh’un kudretiyle dünyanın yollarına doğru yönlendirilir… Korkma, küçük sürü.”

Bu metinleri sizinle birlikte yeniden ele almak, sadece geçmişi hatırlamak için bir egzersiz değil, aynı zamanda (veya belki de daha çok) şimdiki zaman ve gelecek için de iyi bir alıştırmadır. Sizin için, bu topraklardaki rolünüzü anlamak, kabul etmek ve giderek daha fazla üstlenmek içindir; ama aynı zamanda bizim için de, çünkü bizler hala kendilerini Hristiyan olarak tanımlayan, ancak büyük adımlarla azınlık durumuna doğru ilerleyen topraklardan geliyoruz. Bu durumu yaşamış olanlara ve şu anda yaşayanlara bakmak, kötümser bir tavırla değil, tanıklar ve müjdeciler olarak, bakışımızı ileriye doğru yöneltmemize, bilinç ve umutla geleceğe hazırlanmamıza, bugünü karşılamamıza ve geleceği inşa etmemize yardımcı olur.

Siz bizim geçmişimizsiniz; ama aynı zamanda kısmen geleceğimizsiniz de; bu gelecek, alışkanlıklar ve geleneklerden değil; tanıklık ve misyon ruhundan oluşmaktadır.

Pavlus ile Timoteyus, İgnatius ile Polikarpos arasındaki dostluk, bizi destek ve teşvikten oluşan kişisel ilişkiye, imanı yaşamaya, onu tanımaya ve tanıklık etmek için birbirimize yardım etmeye teşvik eder. Özellikle rehberlik ve öğretim sorumluluğu olanlar için onların sözleri cesaret verici ve teselli edicidir. Onlar hepimiz için Hristiyan tanıklığında cesaret ve azim, ama aynı zamanda işbirliği ve karşılıklı güvenin bir örneğidir.

Bugün de Azizlerimiz Hristiyanlık yolunda bize eşlik etsinler.

  1. Havarilerden aldığı imanı öğrendi ve öğretti  (Lyon’lu İrenaeus, Sapkınlıklara karşı 3,3,4)

          Kutsal Kitap Metni: 1 Kor 15,1-11

Kardeşler, size bildirdiğim, sizin de kabul edip bağlı kaldığınız Müjde’yi hatırlatmak istiyorum. Size müjdelediğim söze sımsıkı sarılırsanız, bunun aracılığıyla kurtulursunuz. Aksi halde boşuna iman etmiş olursunuz.

Aldığım bilgiyi size öncelikle ilettim. Şöyle ki, Kutsal Yazılar uyarınca Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi. Kefas’a, sonra Onikilere göründü. Daha sonra da beş yüzden çok kardeşe aynı anda göründü. Onların çoğu hâlâ yaşıyor, bazılarıysa öldüler. Bundan sonra Yakup’a, sonra bütün elçilere ve en son, zamansız doğmuş bir çocuğa benzeyen bana da göründü. Ben elçilerin en küçüğüyüm. Allah’ın topluluğuna zulmettiğim için elçi olarak anılmaya bile layık değilim. Ama şimdi ne isem, Allah’ın lütfuyla öyleyim. O’nun bana olan lütfu boşa gitmedi. Elçilerin hepsinden çok emek verdim. Aslında ben değil, Allah’ın bende olan lütfu emek verdi. İşte, gerek benim yaydığım, gerek diğer elçilerin yaydığı ve sizin de iman ettiğiniz bildiri budur.

Kilise Babaları Metni: Polikarpos’un Filipililere Mektubu 1,1-3

Polikarpos ve onunla birlikte olan ihtiyarlardan, Filipi’de yabancı olarak bulunan Allah’ın Kilisesi’ne: “Her Şeye Gücü Yeten Allah’tan ve Kurtarıcımız Rab İsa Mesih’ten sizlere lütuf ve esenlik olsun.”

Rabbimiz İsa Mesih’te sizinle birlikte büyük bir sevinç duydum, çünkü gerçek sevginin sadık örneklerini kabul ettiniz ve size yakışır biçimde, kutsallara layık zincirlerle bağlanmış olanları yanınıza aldınız. Bu zincirler, Allah’ımız ve Rabbimiz tarafından gerçekten seçilmiş olanların taçlarıdır. Ayrıca, çok eski zamanlardan beri övgüyle anılan imanınızın sağlam kökünün bugün de varlığını sürdürmesi ve Rabbimiz İsa Mesih için meyve vermeye devam etmesi beni sevindirdi. O, günahlarımız uğruna ölüme kadar katlandı; fakat Allah O’nu diriltti ve “ölüler diyarının acılarından kurtardı.”

“O’nu görmeden” iman ediyorsunuz ve birçoklarının tatmak istediği “ifade edilemez ve yüce bir sevinçle” seviniyorsunuz; çünkü biliyorsunuz ki “lütufla kurtuldunuz”; bu, işlerden dolayı değil, Allah’ın isteğiyle, İsa Mesih aracılığıyladır.

       Derin Düşünce

 Bugünün metni, Polikarpos’un Filipililere yazdığı mektubun başlangıcıdır ve onun hakkında elimizde bulunan tek yazılı belgedir. Oldukça kısa bir mektup olan bu metin, eski çağda “açık ve sade” olarak tanımlanmış, öğütler ve uyarılarla dolu, bir Episkoposun öğretisinin olması gerektiği gibi Kutsal Kitap’tan alıntılar eşliğinde ve en başta iyi davranış ve kardeşçe sevgiye davet içeren bir metindir. Bu mektubun yazılmasının nedenlerinden biri, Filipililer’in İgnatius’u Roma’ya gitmeden önce ağırlamış olmaları ve onun mektuplarını toplamaya başlamış olmalarıdır. Bu nedenle, Polikarpos’tan elinde bulunan mektupları onlara göndermesini istemişlerdir. Polikarpos, mektupları gönderirken, Filipililere, Antakya’nın şehidine olan duygusal bağları nedeniyle, İgnatius’un ölümü hakkında daha fazla bilgiye sahip olup olmadıklarını da sorar.

Bugün üzerinde durmak istediğimiz konu, Polikarpos’un imanda öğretmen olarak var olma ve kendini gösterme yeteneğidir. Bu anlamda o, bu Kilise’nin ve tüm Kilise’nin gerçek iman babasıdır, çünkü babalık, imanda bir topluluk yaratmaktır, bir öğretmenden hayatı nasıl yorumlayacağını, Kutsal Yazıları nasıl okuyacağını, Hristiyan bir yaşamı nasıl sürdüreceğini öğrenmektir.

Bunu Pazar günü İrenaeus’un Florinus’a yazdığı mektupta görmüştük: Orada Polikarpos, tam da traditio fidei, yani öğrencilerine imanını aktardığı anda, bir öğretmen ve baba olarak tanımlanıyordu. Irenaeus, Polikarpos’u “baba” olarak görüyor, çünkü ondan iman ve doktrini öğrenmiştir, ancak onun şehitliğinin anlatımında, Polikarpos’un Asya’daki tüm Hristiyan topluluklarının da babası olarak kabul edildiğini öğreniyoruz, öyle ki, bir noktada onu öldürmek isteyen kalabalık şöyle haykırıyor: “Bu adam Asya’nın öğretmeni, Hristiyanların babasıdır!”

Bu babalık, aslında onun kesin doktrinleri öğretmesi ve bunları hayatıyla kanıtlamasından kaynaklanmaktadır. Böylece, tıpkı arkamdaki duvarda, sol tarafta resmedilen vaazında olduğu gibi, onu dinleyen birçok insanı imana yöneltmiştir.

O insanların yerine kendimizi koyabilir ve öğretmenimiz ve babamız Polikarpos’un bize imanımız için öğrettiklerini düşünebilir, bize İncil’in mesajını aktaran, bizim için öğretmen ve baba olan kişileri sevgi ve dua ile anabiliriz.

Polikarpos, Kilise’nin babası oldu; çünkü önce Kilise’nin evladı oldu. Havarilerden aldığı imanın sağlam kayası üzerine dayandı; bu imanı öğrendi ve öğretti. Çünkü insan ancak evlat olmayı öğrendiyse baba olabilir: öğrenilmiş ve hatırlanmış olana sadık kalındığında; öğretiye, hatta daha kötüsü insanlara sahip çıkılmadığında; tersine, onlara bir süre eşlik edilip Rab’le karşılaşmaya doğru yönlendirildiğinde bu yol, bizim icat ettiğimiz bir yol değildir; önce bizim yürüdüğümüz, Kilise’den aldığımız ve Kilise’nin bizi Kurtuluş’a ve Hayat’a güvenle götürdüğünü teminat altına aldığı yoldur.

İman, öğretisel olarak içerikle sınırlı değildir, kişiyi tümden kapsar. Nitekim İrenaeus bize sadece Polikarpos’un vaazlarının içeriğini anlatmakla kalmamış, onun nasıl davrandığını, nasıl yaşadığını, nasıl konuştuğunu, sapkınları nasıl kınadığını, tereddüt edenleri nasıl desteklediğini de anlatmıştır. İman yalnızca bir dizi içerikten ibaret değildir, bu içeriklerden doğan yaşamdır.

İmana doğmak, bu da hayat vermek, hayata doğurmaktır. Bunu, 2025 yılında İznik Konsili’nin 1700. yılını kutladıktan sonra da aklımızda tutmalıyız. Burada, Papa Leo’yu yakından tanıma ve işitme fırsatı bulduk, böylece imanımızda güçlendik, tanıklığımızda destek bulduk; Petrus’un halefi olan ve dolayısıyla gerçek imanda birliğin güvencesi olan kişi tarafından barışa davet edildik. Tüm Kilise için, Konsil’in sözlerini ve bağlamlarını incelemek, “aynı özden” ve diğer zor terimlerin ne anlama geldiğini tartışmak, ortak iman beyanında söylediğimiz sözlerin gerçekte ne anlama geldiğini sorgulamak için bir fırsat oldu. Ama her şeyden önce, hangi Tanrı’ya inandığımızı, İsa Mesih’in bizim için kim olduğunu, aynı imanı ilan eden bir Kilise’nin parçası olmanın ne anlama geldiğini sorgulamak için bir fırsat oldu ve olmaya devam ediyor.

İznik’te ilk kez Allah hakkındaki düşünceler, Baba ve Oğul arasındaki gizemli ilişkiye temas etmeye çalıştı; “doğurma”nın ne anlama geldiğini, Allah’ın Baba ve Oğul olmasının ne anlama geldiğini açıklamaya ve anlamaya çalıştı. Tanrısal ilişkilere temas etmek, gerçekten gizeme girmektir, ancak bu, imanımız için önemli bir şey söyler, yani Allah’ın kendi içinde bir ilişki olduğunu belirtir. Baba ve Oğul’un farklı ama bir olmaları, Allah’ın tanımıdır. Allah’ı mutlak bir varlık olarak değil, “birlikte olmak”, “uğruna olmak”, “yanında olmak” anlamında düşünmek çok güzeldir ve Allah hakkındaki düşüncemiz ve dolayısıyla Hristiyan yaşamımız için önemli sonuçları vardır.

Oğul’u doğuran Baba kavramından yola çıkarak Allah’ı düşünmek, bizi Allah’ın kendinden çıktığı, bir armağan olduğu, “sevgiyle” ve “sevgi içinde” diğerini var eden olduğu sonucuna götürür. Kendi kendine yetmek mükemmelliğin zirvesi değildir, Hristiyan Tanrı’sı değildir, çünkü Hristiyan Tanrı’sı kendini veren ve üreten sevgidir. Bizler O’nun suretinde ve benzerliğinde yaratıldık, bu nedenle bizler de kendimizden çıkıp başkalarını yaşatmaya çağrılıyoruz ve bu bizim tam anlamıyla çağrımızdır. Baba olmak Allah’ın doğasıdır ve bu nedenle Allah bizi sevmekten başka bir şey yapamaz ve bu özgürleştiren ve umut veren bir haberdir. Baba olmak Allah’ın doğasıdır ve bu nedenle bizler kardeş olmaktan başka bir şey yapamayız ve bu haber aynı zamanda bir sorumluluk ve bir görevdir.

İznik İman İkrarı’nın hazırlanması, bizi imanın aktarımı üzerine düşünmeye de davet etti. Polikarpos, Filipilileri imanlarının köklerini sağlam tutarak, onu doğru ve sadık bir şekilde aktardıkları için övdü. Bu, aynı zamanda bizler için de bir çağrıdır: İmanın içeriğini bugünün sözleri ve bağlamlarıyla ifade etmemiz gerektiğini bilirken, onu bütünlüğünü koruyarak aktarmalıyız ki zaman ve mekân içinde tüm diğer Hristiyanlarla bir olmayı ve Müjde’yi sadakatle yaşamayı sürdürebilelim.

İman ve geleneği korumak, tekrarlamak anlamına gelmez: Formülleri sihirli sözcüklermiş gibi tekrarlarsak, imanımızı koruduğumuzdan emin olamayız. Bizden istenen, söylediğimiz formülleri anlamaya çalışmak, sonra da bunları yorumlamak, tercüme etmek ve günümüz sözcükleriyle yeniden ifade etmektir. Gelenek, yürürse, karşılaştırılırsa, her zaman anlaşılmaya ve kabul edilmeye çalışırsa, gizemi farklı bir şekilde, ancak birlik ve sadakat içinde anlatmayı kabul ederse yaşar.

Kaynaklara geri dönmek bize sağlam bir zemin sağlar; bizi destekler, – tek başımıza değil, birbirimizi dinleyerek ve uzlaşma arayarak – birlikte yürümemize yardımcı olur ve birlikte yürümek, durup kalmak, takılıp kalmak değil, yürümek için birbirimizden güç ve fikirler almak demektir. İşte sinodalite budur.

Elbette, bu bir meydan okuma olarak devam ediyor… Allah’ı kaçınılmaz olarak insani olan kelimelerimiz ve kategorilerimizle nasıl anlatabiliriz? Bizi her zaman aşan bir gizemi nasıl ifade edebiliriz? Baba, Oğul ve Kutsal Ruh gibi kelimelere nasıl anlam verebiliriz?

Bazı önerilerde bulunmak istersek…

İmanımızı her zaman ifade etmek, Kutsal Yazılara geri dönmemizi gerektirir; doğru sözleri bugün bulabilmek adına, Allah’ın kendisi hakkında bize iletmek istediklerinden yola çıkabiliriz.

İmanı her zaman ifade etmek, gizeme saygı göstermeyi gerektirir: Allah’tan söz ederken kendi sözlerimizle bunu yapmaya iddialı olamayız; dilimiz, aydınlatılmış olsa bile, bizi gizemin eşiğine kadar götürür. Ancak bunun ardından Allah’ın sessizliğini korumaya da çağrılırız; bu sessizlik, dua ve O’nun varlığına tapınma haline dönüşür ki bunu az sonra yapacağız.

İmanı birlikte, aynı sözlerle ifade etmek, yine de olağanüstü bir güç taşır; birleştirir ve şekil verir. Bunu Kasım ayında İznik’te gördük: Toplanan 28 Hristiyan mezhebi, kendilerini Kilise olarak hissetti ve bir arada bulundu; daha büyük bir birlik ve uzlaşma için yeni bir ivme kazandı ve dünyaya, farklı olsak da diyalog, birlikte yaşama ve saygı yollarını bulabileceğimizi ve bulmamız gerektiğini gösteren bir örnek oldu.

Polikarpos, İgnatius ve Filipililer gibi bizler de, inandığımız imanı bilmek ve onu birlikte ikrar etmek, tek bir Kilise’nin parçası olduğumuzu hissetmek için çağrıldık. Bu beyanın, inandığımız şeyi yaşamak, ona tanıklık etmek ve Allah’ın halkı olarak başkalarına aktarmak için bir görev olduğunu hissetmek için çağrıldık.

  1. Aralarında bazı konularda anlaşmazlık olsa da, kısa sürede uzlaştılar.

(Kayseriyeli Eusebius, Kilise Tarihi 5, 24,16)

         Kutsal Kitap Metni: Ef 2,13-21

Ama bir zamanlar uzak olan sizler, şimdi Mesih İsa’da, Mesih’in kanı sayesinde yakınsınız. Çünkü Mesih’in kendisi barışıklığımızdır. Kutsal Yasa’yı, buyrukları ve kurallarıyla birlikte etkisiz kılarak iki topluluğu birleştirdi, kendi bedeninde aradaki engel duvarını, yani düşmanlığı yıktı. Amacı, bu iki topluluktan kendisinde yeni bir insan yaratarak esenliği sağlamak, düşmanlığı çarmıhta öldürmek ve çarmıh aracılığıyla bir bedende iki topluluğu Allah ile barıştırmaktı. O gelip, hem uzakta olan sizlere, hem de yakındakilere esenliği müjdeledi. O’nun aracılığıyla hepimiz aynı Ruh’ta Baba’nın huzuruna çıkabiliriz.

Buna göre artık yabancı ve garip değil, kutsallarla birlikte yurttaş ve Allah’ın ev halkısınız. Elçilerle peygamberlerden oluşan temel üzerine bina edildiniz. Köşe taşı Mesih İsa’nın kendisidir. Bütün yapı, Rab’be ait kutsal bir tapınak olmak üzere O’nda kenetlenip yükseliyor. Siz de Ruh aracılığıyla, Allah’ın konutu olmak üzere hep birlikte Mesih’te bina ediliyorsunuz.

  Kilise Babaları Metni: İrenaeus’un Viktorius’a mektubu (Eusebius, Kilise Tarihi 5,24,16-18)

Kutlu Polikarpos, Aniketos döneminde Roma’da kaldı ve aralarında bazı konularda küçük anlaşmazlıklar olsa da, kısa sürede uzlaştılar ve bu konuda artık aralarında anlaşmazlık kalmadı. Aniketos, Polikarpos’u, Rabbimizin Havarisi Yuhanna ve birlikte yaşadığı havariler eşliğinde her zaman uyguladığı şeyi terk etmeye ikna edemedi; aynı şekilde Polikarpos da, selefi olan ihtiyarların geleneklerine uymakla yükümlü olduğunu söyleyen Aniketos’u kendi uygulamasına ikna edemedi.

Durum böyleyken de, aralarında bir birliktelik vardı; Aniketos, kendi kilisesinde Efkaristiya’nın kutlanmasını Polikarpos’a bıraktı. Bunu açıkça ona duyduğu saygıdan dolayı yaptı. Böylece birbirlerinden barış içinde ayrıldılar; tüm kilisede, hem Nisan ayının 14’ünü kutlayanlar hem de kutlamayanlar barış içindeydiler.

  Derin Düşünce

Bu Paskalya’ya Hazırlık dönemi başlangıcında, Aziz Pavlus’un bize “Allah ile barışmamızı” istediğini dinledik ve Pavlus’un ve her rahibin bu barışmanın elçisi, habercisi olduğunu duyduk. Peki nasıl? Elbette bunu dinleyerek ve aynı zamanda yaşayarak, barışmış şekilde yaşayabileceğimizi ve böylece Allah’tan gelen affı tecrübe edebileceğimizi göstererek yapabiliriz.

Bugün dinlediğimiz Aziz Polikarpos hakkındaki okumada, kilise içinde bir birliktelik olayının anlatımı yer almaktadır. İzmir Episkoposu Polikarpos ve Roma Episkoposu Aniketos bu anlatımın başrolündedirler. Kayseriyeli Eusebius’un Kilise Tarihi’nde aktardığı bir başka Irenaeus mektubunun bağlamındayız; geçen gün Florinus’a yazılan mektubu okuduk, bu sefer ise Viktorius’a yazılan mektubu okuyoruz.

Hem Polikarpos hem de İrenaeus’un zamanında, Paskalya tarihine ilişkin tartışmaların yaşandığı bir dönemdeyiz. Bu tartışmalarda, Yuhanna geleneğini izleyen Asya toplulukları Paskalya’yı 14 Nisan’da Yahudi Paskalyası’nın kutlandığı gün kutlarken; Batı kiliseleri, özellikle de Roma Kilisesi, Paskalya’yı değişken bir tarihte, ilkbaharın ilk dolunayından sonraki Pazar günü kutluyordu. Irenaeus, Roma Episkoposu Viktorius’a giderek, bölünmeden kaçınmak için birliği ön plana çıkarması adına onu ikna etmeye çalışmıştı. Viktorius, Quartodecimanları [yani Ondörtçüleri] sapkınlar olarak görüyordu ve hatta onları aforoz etmeyi planlıyordu. Irenaeus, Vitktorius’a, Roma’nınkinden farklı olsa da eski geleneklere bağlı olan Tanrı’nın kiliselerini kesip biçmemesi için mektup yazıyor: Barış, birlik ve sevgi, farklılıklar daha önemlidir, hatta kendi imanının doğru olduğunu düşündüğünde bile.

Bunu yapmak için Irenaeus, aralarında Roma Episkoposu Aniketos’un da bulunduğu Viktorius’un seleflerini hatırlatır. O, Nisan ayının 14’ünde Paskalya’yı kutlamıyordu, ama herkes için bir tarih de belirlememişti, kardeşleriyle barış ve birlik içinde kalıyordu. Bu, duyduğumuz üzere, Polikarpos’un hikayesi ve Aniketos’a, Roma’ya yaptığı yolculukla kanıtlanmaktadır. Irenaeus, Polikarpos ile Aniketos arasında kurulan kardeşlik ve birlikteliğin yanı sıra, Roma Episkoposu’nun İzmir Episkoposu’na duyduğu saygıyı, ona Efkaristiya kutlamasının başkanlığını devredecek kadar vurguluyor. Bu, barış ve uyumun, ama her şeyden önce imanda birliğin bir göstergesidir ve aynı Mesih’e inananları ayırt eden, ibadet farklılıkları veya çeşitli liturjik uygulamalar olmadığını teyit eder.

Bu, bugün yeniden gözden geçirilmeyi ve örnek alınmayı hak eden, sevgi ve birlikteliğin çok güzel bir tanıklığıdır.

Aslında eski kiliseler birbirlerinden çok farklıydılar. Farklı litürjiler, farklı iman formülleri, farklı disiplin kuralları vardı… Öyle ki, son yıllarda, en azından ilk iki yüzyıl için, Hristiyanlık değil, “Hristiyanlıklar”dan, yani tek bir olgu olan Mesih’ten kaynaklanan, ancak birçok inanç noktasında önemli ölçüde farklılaşan bir çoklu gelenekten söz etmek yaygınlaşmaktaydı. Ancak bu, çeşitli kiliselerin kendilerini “kardeş” hissetmedikleri, birleşik ve birliğe çağrılmış, ayıranlardan çok birleştirenleri bulmak isteyen kiliseler oldukları anlamına gelmez.

En önemli birleştirici faktör, elbette, kurtarıcı İsa’ya ortak atıfta bulunulmasıydı. O’nu anlatırken veya tanımlarken farklılıklar olabilir, ancak Allah’ın Oğlu İsa’nın gerçekten insan olarak yeryüzüne geldiğine, herkesin kurtuluşu için öldüğüne ve dirildiğine iman etmek, herkesin kendini Hristiyan olarak tanımlaması için yeterli ortak temeldir.

İkinci önemli birleştirici faktör, Eski Ahit’in İbrani kutsal metinlerine eşlik eden ve Hristiyanların Yeni Ahit’ini oluşturan bir dizi metindir. Aynı kutsal metni okuyan ve ona inananlar, zaten önemli bir birleşme ve paylaşım temeline sahiptir.

Farklı ve uzak olsalar da, eski kiliseler birbirlerini tanıyor, karşılaştırıyor ve diyalog kuruyorlardı, bunu Irenaeus ve Viktorius, Polikarpos ve Aniketos gibi ikili “ikiz” örnekten gördük. Farklı kiliseler kendi özerkliklerine ve Episkoposlarına sahip olsalar da, tek bir cemaatte, tek bir büyük beden içinde birleşmişlerdi ve kendilerini öyle hissediyorlardı. Bu beden, herkes için aynı olan tek bir besinle, yani Efkaristiya ile besleniyordu.

Ayrıca, “birlik mektupları” denilen metinle de vardı: Şehirdeki Episkopos değiştiğinde, bu haberin “komünyon-birlik” içinde olduğu başlıca kiliselere, özellikle de Roma Kilisesi’ne gönderilmesi gerekiyordu. Mektupların, örneğin birlik sağlamak, sapkınlıklarla mücadele etmek ve Episkoposun otoritesini güçlendirmek için Ignatius özelinde ne kadar önemli olduğunu gördük. Mektuplar, Kartaca ve Roma arasındaki ilişkilerde olduğu gibi, yüz yüze görüşmenin mümkün olmadığı durumlarda en önemli konuları tartışmak için de kullanılıyordu. Birlik arayışında bu tartışma yöntemi daha sonra, diyalog ve müzakere yoluyla en çok tartışılan konulara bir çözüm bulmak için Konsillerde de kullanıldı.

Son olarak, güçlü bir birleştirici unsur da şehitliktir. İmparatorluğun dört bir yanında insanlar Mesih uğruna ölmektedir: Polikarpos İzmir’de, Ignatius Roma’da, Perpetua ve Felicitas Kartaca’da, bir grup şehit de Lyon’da… Hepsi aynı Mesih uğruna ölmektedir, hepsi tek Kilise’ye aittir. Çeşitli şehirlerdeki Hristiyanlar şehitliği anlatmak için mektuplar göndermeye, hac ziyaretleri yapmaya ve kutsal emanetler talep etmeye başlarlar: Bir azizin kutsal emanetine sahip olmak, onun korumasını sağlamak, tek ve kararlı şekilde Mesih’in ardından giden Kilise’ye ait olduğunu hissetmek anlamına gelir.

Birleştiren son bir yol da sevgidir. Özellikle Augustinus, sevgide Hristiyan yaşamının en büyük tanıklığını görecektir. Sonunda birleştiren sevgidir ve birliği bozanlar her zaman yanılırlar çünkü sevgiye aykırı davranırlar. Sevgi birleştirir çünkü Hristiyanlar acı çekerken, birlikte çalışırken, birlikte inşa ederken daha da birleşirler.

Antik çağın bize sunduğu güzel yollar, Mesih’in armağanı olan barış ve birliğe doğru yürümemizi sağlar, ancak bu yollar aynı zamanda onları arzulayan ve inşa edenlerin elindedir. Her şey Allah’tan gelir, ancak bu armağanı kabul etme ve ona bağlı kalma irademiz olmadan, her şey durma noktasına gelebilir ve gerçekleşmeyebilir.

İşte, Paskalya’ya Hazırlık Dönemi başlangıcında önümüzde uzanan yollar şunlardır: Ölen ve dirilen Mesih’e olan tek imanımızda birleştiğimizi yeniden keşfetmek; Kutsal Yazılara, onun özüne dönmek, onu birlikte incelemek; diyalog, tartışma, paylaşım, konuşmanın ve birbirimizi kardeş olarak görmenin zorluğu ve sevinci içinde birlik inşa etmek; Mesih için sonuna kadar kendini feda edenlerin hayatlarını bir birlik faktörü olarak kabul etmek; her zaman sevgiden yola çıkmak, her zaman sevgiyi, diğerinin iyiliğini hedeflemek.

Gidecek daha çok yol var, ama Polikarpos ve Aniketos önümüzde durarak bizi cesaretlendiriyor ve örnek oluyorlar.

  1. Rab’bin bize öğrettiklerini hatırlayalım   (İgnatius’un Polikarpos’a Mektubu 2,3)

      Kutsal Kitap Metni: Rm 10, 14-18

Ama iman etmedikleri kişiye nasıl yakaracaklar? Duymadıkları kişiye nasıl iman edecekler? Allah’ın sözünü yayan olmazsa, nasıl duyacaklar? Sözü yaymaya gönderilmezlerse, sözü nasıl yayacaklar? Yazılmış olduğu gibi, “İyi haber müjdeleyenlerin ayakları ne güzeldir!”

Ne var ki, herkes Müjde’ye uymadı. Yeşaya’nın dediği gibi: “Rab, verdiğimiz habere kim inandı?” Demek ki iman, haberi duymakla, duymak da Mesih’le ilgili sözün yayılmasıyla olur. Ama şunu soruyorum: onlar duymadılar mı? Elbette duydular. “Sesleri bütün yeryüzüne, sözleri dünyanın dört bucağına ulaştı.”

     Kilise Babaları Metni: Polikarpos’un Filipililere Mektubu 2,1-3

Bu nedenle, “bellerinizi kuşanmış olarak”, Allah’a korku ve hakikat içinde hizmet edin; Rabbimiz İsa Mesih’i “ölümden dirilten,” O’na “yücelik” ve kendi sağında bir taht veren Allah’a iman edin. Gökte ve yerde her şey O’na kulluk etmiştir; her nefes O’nun hizmetindedir. O, “dirilerin ve ölülerin yargıcı” olarak gelecektir ve Allah, O’na itaat etmeyenlerden O’nun kanının hesabını soracaktır.

Eğer biz O’nun isteğini yerine getirirsek, O’nun emirlerine uyar ve O’nun sevdiklerini seversek, her türlü adaletsizlikten, cimrilikten, açgözlülükten, dedikodudan, yalan şahitlikten uzak durursak, “kötülüğe kötülükle, hakarete hakaretle”, yumruğa yumrukla, lanete lanetle karşılık vermezsek Onu ölümden dirilten “bizi de diriltecektir.” Bunun yerine, Rab’bin bize öğrettiklerini hatırlayalım: Yargılamayın ki yargılanmayasınız; merhametli olun ki merhamet göresiniz; bağışlayın ki bağışlanasınız; merhametle ölçerseniz, merhametle ölçülürsünüz. Ayrıca yoksullara ve adalet uğruna zulüm görenlere ne mutlu, çünkü Allah’ın Hükümranlığı onlarındır.

           Derin Düşünce

Bugün okuduğumuz Polikarpos’un Filipililere yazdığı mektubun bu bölümü, İncil’den ve Pavlus’un mektuplarından alınan Kutsal Yazı’dan sürekli alıntılarla doludur. Polikarpos, konuşmasını farklı kitaplardan alıntılarla süsleyerek, Filipililere kendi sözleriyle değil, Allah’ın Sözüyle hitap etmeyi tercih ediyor. O, Mesih’i duyurmanın, kendi sözlerini değil, O’nun Sözü’nü duyurmak olduğunu biliyor.

Bu, tüm Kilise Babaları yazıları için de geçerlidir: Bunlar temelde Kutsal Yazıların açıklamalarıdır ve kutsal metin, teşviklerin ve kateşizmin içeriği, yaşamın kuralı, duanın sözleri haline gelir. Kilise Babaları, Kutsal Yazılara verdikleri bu ilk bilinçli yanıt sayesinde Geleneği hayata geçirmişlerdir; çünkü onu soyut bir kuram olarak değil, varoluşu biçimlendiren, deneyime şekil veren ve yaşama dönüşen günlük bir besin olarak düşünmüşlerdir.

İlk Hristiyan yüzyıllara bakmak, kaynaklara dönmek, şüphesiz ilk Hristiyanların yaşamının ve büyümesinin merkezinde Kutsal Kitap’ın, Kutsal Yazıların olduğunu fark etmemizi sağlar. Hristiyanlığı canlandıran ve oluşturan Kutsal Yazılar’dır. Hristiyanlık denen bu yeni dine yaklaşanlara, Kilise Babaları kurtuluşun tarihini anlatırlar: yaratılış, iman babamız İbrahim’in yolculuğu, Mısır’daki kölelikten kurtuluş, kralların ve peygamberlerin öyküleri ve tabii ki İsa, onun vaazları, mucizeleri, ölümü ve dirilişi ve ilk Kilise’nin tarihi. Çünkü Augustinus’a göre, Allah’ın tarihe dönüşen ve her birimizin geçmişinde sürüp giden sevgisi işte o kutsal anlatılarda tanıklık bulur. Yeni gelenler, bu sevginin bir halka eşlik ettiğini hissedebilirler, ancak bu sevgi, Oğlunu veren bir Baba’nın sevgisi haline gelir ve böylece yeni gelen kişi “dinleyerek inanabilir, inanarak umut edebilir, umut ederek sevebilirler.”

Kilise Babalarından, Kutsal Yazıların öncelikle dinlenilmesi ve kabul edilmesi gerektiğini öğreniyoruz. Hristiyan imanı bilgi değil, ilişki ve deneyimdir. Gizemlerin aktarılması değil, yeni bir yaşamın iletilmesidir. Ancak bu yaşamı elde etmek, Mesih’te ve Mesih gibi yaşamak için, O’nun sözlerini dinlemeli, O’nun sevgisini anlamalıyız ve Kutsal Yazıların sözleri bunun için ayrıcalıklı bir kanaldır. Bu nedenle, Kutsal Yazıların büyük bir sevdalısı ve çevirmeni olan Aziz Jerome, Kutsal Yazıları bilmemek Mesih’i bilmemek demektir, demiştir.

Dinlemek pasif bir tutum gibi görünse de, aslında çok önemlidir ve öğrenmek, bilmek için gerekli olan ilk adımdır. Peki, Allah’ın Sözünü ne kadar dinliyoruz? Ayinlerin sonunda hangi Sözün okunduğunu hatırlıyor muyuz? Kendi başımıza da olsa, Kutsal Kitap’tan birkaç sayfa okuyor muyuz?

Söz, bizden dikkatli, alçakgönüllü, akıllı, sürekli, adanmış ve güven dolu bir dinleme ister, çünkü Rab’bin kendisi bize, yağmur ve karın gökten düşüp toprağı sulayıp filizlendirmeden geri dönmediği gibi, O’nun sözlerinin de meyve vermeden geri dönmediğini söylemiştir. Öğrenmek, anlamak isteyenler olarak dikkatle dinleyelim; dinlemek bir yolculuktur, çünkü Söz her zaman bizden öndedir, her zaman bizi çeker, her zaman bizi yönlendirir, her zaman bizi daha uzağa götürür. Dileyelim, kapıyı çalalım, Rab’bin ağzından çıkan ve yolumuzda ışık olan, günlük çöllerimizde yürüyebilmemiz için su olan Sözü arayalım.

Kilise Babalarından, Kutsal Yazıları incelememiz gerektiğini öğreniyoruz, çünkü bunlar zordur, çünkü başkalarını bu bilgilere yönlendirebilmek ve bunları duyurabilmek için anlaşılması gerekiyor. Nazianzlı Gregorius, Kutsal Yazılar’ın “en değerli varlığımız” olduğunu söyler ve bu nedenle, onları daha iyi tanımak ve anlamlarını kavramak için zaman ve çaba harcamaya değer, hatta belki de onları daha iyi anlamış olanların yardımını almaya değer. Kilise Babaları Kutsal Yazıları, derinlere inmek için çaba sarf etmek gereken bir kuyu olarak tanımlarlar, ancak bu kuyudan her zaman taze su elde etmek mümkündür ve ne kadar derine inilirse su o kadar taze olur.

Kutsal Yazıları okumak, bizi daha fazla ve daha iyi inanmaya yönlendirsin diye, imanla ve dua ile yapılan dini bir deneyimdir. Ancak bu şekilde, Kutsal Kitap bir karşılaşma, Allah’ın bize iletmek istediği yüzünün bir görüntüsü, dualarımızla ilham verici metnin sözleri arasında bir diyalog haline gelir ve bu diyalog hayatımıza nefes ve ışık verir.

Kilise Babalarının Allah’ın Sözü’ne olan sevgisi, kendi halkına olan sevgisiyle de aynıdır. Polikarpos, Ignatius, Irenaeus gibi onlar da çobandırlar ve bu nedenle arzuları, hayatlarını değiştiren imanı duyurmak, anlaşılmak ve anlatmaktır. Onlar anlaşılma ihtiyacını hissederler ve bu nedenle konuşma şekillerine, söylediklerine ve hazırlıklarına çok dikkat ederler. Mesleği söylev, yani konuşma hazırlayan kişi olan Augustinus, neden yanlış veya yüzeysel şeyler söyleyenlerin bunu özlü, açık, inandırıcı ve çekici bir şekilde yaptığını, oysa gerçeği vaaz edenlerin bu kadar etkili olamadığını ve çoğu zaman sadece sıkıntı ve kaçma isteği yarattığını merak eder…

Allah hakkında konuşurken, Kutsal Yazıların O’nun hakkında söylediklerini açıklarken ve anlatırken kendimizi iyi hazırlamamız için de güzel bir teşviktir.

Kutsal Yazılara olan sevgi, Kutsal Kitap hakkında bilgi, tutku, çalışma, dua, ilan, tüm bunlar Hristiyan yaşamının tam kalbinde yer alır ve ilk yüzyılların imanlıları bu konuda uzmandırlar.

Bunu düşünmek bize her zaman çok iyi gelir, çünkü topluluk, Sözü dinleyerek oluşur; bir topluluk, Sözü duyurarak büyüyebilir; bir topluluk, Allah’ın Sözü etrafında yaşlanmaz. Mesih hâlâ büyüleyicidir ve cezbeder, çünkü kalbin derinliklerinde konuşur; aynı zamanda O’nun yüzü İncil’in sayfalarından güçlü ve güzel bir şekilde ortaya çıkar; güzeldir çünkü verir, çünkü sever, çünkü tüm hayatını sunup Baba’dan dirilişte yeni bir hayat alana kadar kendinden hiçbir şey esirgemez.

Sizin burada durum nasıl bilmiyorum, ama bizim kiliselerimizde, topluluklarımızda Allah’ın Sözü’nün hala çok az yer bulduğunu ve onu anlamak için çok az araç olduğunu söyleyebilirim. Sözü ve onun duyurulmasını yeniden merkeze koymak, topluluklarımız için birincil öneme sahip hale geliyor… ama bunu yapmak için, daha az gücü olanların derinliklere ulaşmasına yardım edecek, bazı adımların zorluğu ve sertliğinin ötesinde bizi bekleyen ve sürükleyen bir sevgi mektubu olduğunu gösterebilecek birçok “kuyu kazıcı”ya ihtiyacımız var.

Bu akşamlarda, Efkaristiya etrafında toplanma, birlikte ona tapınma ve Efkaristiya kutsamasını alma lütfunu kazanıyoruz. Bu, tıpkı mümkün olduğunda kutsal Ayine katılma ve Mesih’in Bedeni ile beslenme lütfu gibi, yolumuzda büyük bir cesaret kaynağıdır. Ancak, birçok durumda ve birçok nedenden dolayı her zaman Ayine katılmanın mümkün olmadığını biliyoruz. Bununla birlikte, bu durumda da Allah’ın özel bir şekilde mevcut olduğu Söz’ün varlığını unutmayalım. Söz herkes için geçerlidir ve herkesi kişisel ve topluluk olarak onu tanımaya ve derinlemesine üzerinde durmaya çağırır.

Paskalya’ya Hazırlık dönemine yeni başladık: İlk Hristiyan toplulukları için bu dönem, Episkoposları tarafından açıklanan Söz’ün giderek artan bir şekilde öğrenilmesi üzerine vurgulanmıştı, bu sayede onlar gerçekten samimi bir şekilde imanlarını beyan edebildiler ve Paskalya gecesi kutsal sakramentlere katılanlara eşlik ettiler.

Paskalya’ya Hazırlık Dönemi, aynı zamanda Söz’ün bolluğu zamanıdır: günlük liturjide, kateşizmde, birçok dua fırsatında yer alır. Kulaklarımızdan giren söz, bizi besleyen, kim olduğumuzu ve düşündüklerimizi oluşturan “besindir.” Allah’ın Sözü, günlük mücadelemizde bize yardım eder, kötü ve gereksiz düşüncelere karşı bir silahtır. Allah’ın Sözü hayatı arındırır, adımlarımıza ışık tutar, kalbin düşüncelerini seçmemize ve muhakeme etmemize yardımcı olan bir araçtır. Söz, bize gelen ve bizi yönlendiren bir armağandır; başımıza gelen olaylara anlam katan şeydir, çünkü onları yorumlamamızı, kabul etmemizi, yaşamamızı, imanlı ve bilinçli insanlar olarak içinde kalmamızı sağlar; Allah’ın sevgisine, onun kendisini nasıl gösterdiğini anlamasak bile O’nun Sözüne güveniriz. Söz, hayatımızın kılavuzudur, anlamlarını kavramamızı ve yaşam amacımızı ifade etmemizi sağlayan şeydir.

Allah’ın Sözü’nü her söylemlerinin temeli hâline getiren Polikarpos ve ilk yüzyılların Kilise Babaları, Rab’leri gibi düşünmeyi ve konuşmayı öğrenmemiz için bize yardımcı olabilirler; bizi Sözü sevmeye, incelemeye, dinlemeye ve hayatımızı Söz’e göre biçimlendirmeye yönlendirirler. Çünkü Söz, önceki nesiller boyunca elden ele, ağızdan ağza aktarılmış ve sonunda bizim ellerimize ve ağzımıza emanet edilmiştir; onu almamız, tanımamız, yaşamamız ve başkalarına aktarmamız için bize verilmiştir.

  1. Dua etmesi için de biraz zaman tanımalarını rica etti.

(Polikarpos’un Şehitliği 7,2)

       Kutsal Kitap Metni: Ef 6,13-20

Bundan dolayı, kötü günde dayanabilmek, gerekli olan her şeyi yaptıktan sonra yerinizde durabilmek için Tanrı’nın bütün silahlarını kuşanın. Böylece, belinizi gerçekle kuşatmış, göğsünüze doğruluk zırhını takmış ve ayaklarınıza esenlik müjdesini yayma hazırlığını giymiş olarak yerinizde durun. Bunların hepsine ek olarak, Şeytan’ın bütün ateşli oklarını söndürebileceğiniz iman kalkanını elinize alın. Kurtuluş miğferini ve Tanrı sözü olan Ruh’un kılıcını alın. Her türlü dua ve yalvarışla, her zaman Ruh’un yönetiminde dua edin. Bu amaçla, tüm kutsallar için yalvarışta bulunarak tam bir adanmışlıkla uyanık durun. Benim için de dua edin ki, ağzımı her açışımda bana gerekli söz verilsin, böylece Müjde’nin sırrını cesaretle bildirebileyim. Uğruna zincire vurulmuş durumda elçilik ettiğim Müjde’yi gerektiği gibi cesaretle duyurabilmem için dua edin.

          Kilise Babaları Metni: Polikarpos’un Şehitliği Anlatımı 7,1-8,1

Cuma günü akşam yemeği vaktinde, yanlarına hizmetkarı da alarak, muhafızlar ve şövalyeler, bir hırsıza saldırıyormuş gibi, olağan silahlarıyla dışarı çıktılar. Geç saatlerde geldiklerinde, onu üst kattaki küçük bir odada yatarken buldular; oradan başka bir çiftliğe kaçmak mümkündü, ama o istemedi ve “Allah’ın isteği olsun” diye haykırdı.

Onların yakında olduğunu duyunca, aşağı indi ve onlarla konuşmaya başladı. Orada bulunanlar ise onun yaşına ve soğukkanlılığına hayret ediyor, böylesine yaşlı bir adamı tutuklamak için bu denli büyük bir gayret gösterilmesine şaşıyorlardı. Polikarpos hemen onlara istedikleri kadar yiyecek ve içecek sunulmasını buyurdu, ama dua etmesi için de biraz zaman tanımalarını rica etti.

Onlar izin verdiklerinde, ayakta dua etti, onda Allah’ın lütfu o kadar doluydu ki, iki saat boyunca susması mümkün olmadı ve onu dinleyenler şaşkına döndü, birçoğu böylesine dindar bir yaşlıya karşı geldikleri için pişman oldular.

Dua etmeyi bitirdikten sonra, bir zamanlar kendisiyle teması olan herkesi, küçükleri ve büyükleri, tanınanları ve tanınmayanları ve tüm ekümenik evrensel kilisesini anarak, gitme vakti geldiğinde, onu bir eşeğin üzerine oturtup, büyük Şabat günü şehre götürdüler.

      Derin Düşünce

Son üç akşamdır sürdürdüğümüz Polikarpos’un şehitliğini yeniden ele alıyoruz. Bu akşamki bölüm 7. bölümden alınmıştır ve Polikarpos’un tutuklanmasını, özellikle de tanıdığı tüm insanlar ve tüm kilise için dua ettiği iki saat süren ve sanki o anda onun tüm hayatını Allah kavramış gibi o uzun duayı anlatmaktadır. Bu an, muhtemelen sağımdaki nefin freskinde tasvir edilmiştir: Polikarpos dua ediyor, askerler bekliyor, insanlar onu çevreliyor ve böylece onun etrafında ve Allah’a yükselen düşüncelerinde hazır bulunuyorlar.

Şehitlik anlatısında daha sonra ikinci bir dua anı daha olacaktır; bu, Polikarpos’un artık odun yığınının önünde olduğu zamandır. Ancak bu sözlere, novenamızın son gününde yeniden döneceğiz.

Polikarpos, tutuklanmadan önce dua halindeydi ve şimdi onu almaya geldiklerinde yine dua etmek için zaman istiyor. Bu ısrar, okuru derinden etkiler; nitekim onu tutuklamaya gelenleri de etkilemiş, hatta birçoğunun pişmanlık duymasına yol açmıştır. Dolayısıyla bu dua, daha şimdiden etkilidir; çünkü orada bulunanları dönüştürmektedir.

Polikarpos’un duasının çok güzel bir özelliği vardır: dua “misafirperverdir”; yani herkesi kabul edecek şekilde “kapıları açıktır.” Episkopos, kendisi için, kurtulmak için, acıya dayanabilmek için ya da affedebilme ve ölümle yüzleşecek güce sahip olmak için dua etmiyor; aksine, tanıdığı herkes ve tüm Kilise için dua ediyor. Bu, herkese yer açan evrensel bir duadır; her yüz, her yaşam öyküsü Rab’bin huzuruna sunulur. Bu nedenle bu dua, herkesin iyiliği için Allah’ın hizmetkârları olan rahiplerin ve Episkoposların kendilerine özgü duasıdır: Onlar her gün herkes adına dua ederler; sürülerindeki her koyunu tanıyan ve yönlendiren çobanlardır. Nitekim duanın temel boyutlarından birinin, her Hristiyan için, ama özellikle de rahipler ve Episkoposlar için şefaat duası olduğunu unutmamalıyız. Bu duada, tüm cemaatin sevinçleri ve acıları üstlenilir ve güvenle Rab’be sunulur. Böylece dua, emanet edilen sayısız yüz ve yaşam öyküsü için “misafirperver” bir mekâna dönüşür; Allah’ın yüreği ile insanların yüreği arasında durmaksızın süren bir “gidip gelme” hâlini alır.

Polikarpos, duasında kendi akıbetinden önce kardeşlerinin ve tüm Kilise’nin iyiliğini kendine mal eder. Hayatı boyunca karşılaştığı insanları, yaşadığı zamanı, yüz yüze geldiği simaları Allah’ın huzurunda anarak bir hatırlayışta bulunur. Şimdiye dek onlara kendisi rehberlik etmiştir; artık onları Baba’ya emanet eder ve ölüme doğru yola koyulur.

Kilise Babaları dua üzerine derinlemesine düşünmüş, bu konuda ve özellikle Göklerdeki Babamız duası üzerine bütünlüklü tezler kaleme almışlardır. Çünkü dua, Allah ile kurulan bir ilişki olarak anlaşıldığında, Hristiyanlık denilen bu yeni iman yaşantısını belirleyen temel unsurdur. Bu yaşamda insan, her gün dinlenecek ve kendisiyle konuşulacak bir Baba’nın evladı olduğunu keşfeder; bu ilişki zamanla büyür ve insanı da büyütür.

Bunu bu kez edebî değil, ikonografik bir tanıklıktan, yani imgelerden de anlıyoruz: Dirilişi beklerken “istirahat edilen” yer olan ve Hristiyanların gömüldüğü mekânlar olan yeraltı mezarlıklarında, ellerini yukarı kaldırmış şekilde ayakta duran bir erkek ya da kadın figürüne sıkça rastlarız; bu figüre ‘dua eden’ denir. Tam da mezarlık gibi anlam yüklü bir mekâna yerleştirilen bu tasvir, Hristiyanların insan, Allah, hayat ve kurtuluş hakkında ne düşündüklerini bize açıkça anlatır.

Dua eden kişi figüründe olduğu gibi, Hristiyan için insan, Tanrı’sının huzurunda ayakta duran bir varlıktır; çünkü bu duruş bir kölenin değil, bir evladın duruşudur. Ayakta durmak, onur ve haysiyet anlamı taşır. Polikarpos’un anlatısında da onun (her ne kadar burada diz çökmüş olarak tasvir edilse de) “ayakta” dua ettiğini işittik; çünkü bu, dinlendiğini, dikkate alındığını ve sevildiğini bilen kişinin duruşudur. Ayakta dururuz, çünkü evlatlar babalarının karşısında ayakta durur: onun sesine dikkat kesilmiş, ona açık ve hazırdırlar; ama aynı zamanda saklanmayan, kendini küçültmeyen birinin tam onuru içindedir. İşte bu yüzden, “Göklerdeki Babamız” duasını her zaman ayakta ederiz.

Dua eden figürünün kolları ve bakışı yukarıya yönelmiştir. Elleri kaldırılmış ve iki yana açılmıştır; bu, övgü ve sunu duruşudur çünkü sunduğu armağanın kabul edildiğinden artık emindir ve kendisi için kesin olan Allah’ın kurtarışını bekler. Bu şekilde, Eski Ahit’ten önemli kişiler de yeraltı mezarlıklarında sıkça tasvir edilir: Ellerini kaldırmış hâlde gösterilirler; bu, beklenen ve güvence altındaki kurtuluşun işaretidir. Kralın altın heykeline tapmadıkları için Nebukadnessar’ın kızgın fırına attırdığı üç genç de böyle tasvir edilir; ama onlar fırından korunmuş olarak çıkarlar, hatta dumandan bile zarar görmezler. Daniel Kitabı’nda iftiraya uğrayıp sadakatsizlikle suçlanan Suzanna da elleri kalkmış hâlde betimlenir; sonunda Daniel’in tanıklığıyla kurtuluşa kavuşur. Yine Daniel’in kendisi de elleri havada tasvir edilir; aslanlar inine atılır ama aslanlar ona dokunmaz. Bu, kurtarıldığını bilen kişinin imanıdır; mezarlıkta ifade edilen bir imandır bu. Çünkü Hristiyan bilir ki, ölen kişi ölümün pençesinde kalmaz; aksine, kurtuluşu artık kesindir.

Vaftiz ve çoğu zaman da şehitlik, ilk Hristiyanlar için iman ve duada yaşandığında, kurtuluşa götüren araçlardır. Bu nedenle dua, her şeyden önce insanın gerçek özünü yansıtan ve özetleyen bir tutumdur: Yukarıya, kendi hayatının kaynağı olan ve yaşamını Allah’ın ellerine emanet ettiği, O’na yönelmiş bir tutumdur.

Ama özellikle güzeldir ki, eski Hristiyanlar yalnızca dua üzerine düşünmekle kalmamış, dua tutumlarını ve dua teorisini yazıya dökmüşlerdir; aynı zamanda, Polikarpos ile ilgili metinlerimizde olduğu gibi, dua etmiş ve dualarını bize aktarmışlardır! Bu durum, diğer birçok örnekte de, mesela Korintlilere yazılan Klemens mektubunun sonunda, kadim Efkaristiya dualarında ve ilahilerde veya daha sonra Makrina’nın Hayatı gibi önemli metinlerde karşımıza çıkar. Nitekim dua, yaşamla iç içe olduğunda gerçektir; yaşamın korkularına ve arzularına cevap verdiğinde, Allah’ı yaşamın kaygılarına ve olaylarına dahil ettiğinde, yaşamın O’na olan bakışıyla görüldüğünde ve değerlendirildiğinde gerçek anlamını bulur.

Bir başka yönü de şudur: Hristiyan’ın duası kişisel olduğu kadar toplulukla yapılan bir duadır. Çünkü “Göklerdeki Babamız” demek, çift anlamlı bir eylemdir: hem Allah’ın Baba olduğunu ifade eder hem de bizlerin kardeş olduğumuzu gösterir; bunu birlikte söylemek bizi hem bir aile olarak hissettirir hem de gerçekten bir aile kılar. Birlikte dua etmek büyük bir kaynaktır, tanıklık için güç verir, etkinliği katlar; bu, Allah’ın halkının Rabbi’ne yönelttiği duadır. Günün saatlerine göre düzenlenen ve toplulukla yapılan bu dua üzerine, eski manastırlar kurulacak; bu yerler paylaşım, derin düşünce ve dua mekanları olacak; bu nedenle muhakeme ve kardeşlik atölyeleri niteliği taşıyacaktır.

Bu günlerde yaptığımız gibi, topluluklarımızda duanın ve birlikte dua etmenin önemini düşünmek bize gerçekten iyi gelebilir. Kalbimin Allah’ın kalbiyle buluştuğu kişisel dua için biraz zaman ayırmak elbette önemlidir; ancak bir araya gelip birlikte dua etmek, seslerin birleştiğini, birbirine karıştığını ve dua ile ilahi eşliğinde hep birlikte Rab’be yükseldiğini hissetmek de en az bunun kadar önemlidir.

Ayrıca Kilise’nin bize emanet ettiği Sabah Övgü Duaları ve Akşam Övgü Duaları vardır; bunlar, bizi evrensel Kilise ile birleştiren, tüm Kilise’nin sesine katılmamıza yardımcı olan güzel bir topluluk duası biçimidir. Ortak dua özenle ele alınmalı, hazırlanmalıdır; bu sayede ona katılanlar için kucaklayıcı bir mekân hâline gelir. Aynı zamanda kişiyi hem Peder Allah ile ve O’nun Oğlu İsa aracılığıyla kurulan “dikey” dostluk ilişkisinde, hem de birlikte dua etmenin birliği inşa eden bir güç olması sayesinde “yatay” ilişkide, yani birliktelik içinde büyümeye yardımcı olur.

Yine şunu da asla unutmayalım: Kilise Babaları ne yazarlarsa yazsınlar—ister bir vaaz, ister bir risale, ister bir katekez, her ne olursa olsun—metinlerini daima bir doksolojiyle, yani Allah’a övgüyle bitirirler. Biz de bunu öğrenelim ki, söylediğimiz ve yaptığımız her şey O’nun sevgisinin bir işareti olsun.

O’na asırlar boyunca onur ve yücelik olsun. Âmin.

  1. Ben Hristiyan’ım (Polikarpos’un Şehitliği 10,1)

        Kutsal Kitap Metni: Vahiy 12, 10-12a

Bundan sonra gökte yüksek bir sesin şöyle dediğini duydum: “Tanrımızın kurtarışı, gücü, egemenliği ve Mesihi’nin yetkisi şimdi gerçekleşti. Çünkü kardeşlerimizin suçlayıcısı, onları Tanrımızın önünde gece gündüz suçlayan, aşağı atıldı.

Kardeşlerimiz, Kuzu’nun kanıyla ve ettikleri tanıklığın bildirisiyle onu yendiler. Ölümü göze alacak kadar can sevgisinden vazgeçmişlerdi.

Bunun için, ey gökler ve göklerde yaşayanlar, sevinin!

Kilise Babaları Metni Polikarpos’un Şehitliği Anlatımı 9,2-10,1

Vali, onu huzuruna getirdiklerinde, onun Polikarpos olup olmadığını sordu. Bunun teyidini alınca, onu şu sözlerle inkâr etmeye ikna etmeye çalışıyordu: “Yaşını göz önünde bulundur” şeklinde buna benzer sözler söylüyordu; ayrıca genellikle, “Sezar’ın üzerine yemin et. Tövbe et.” ve “Ateistlere ölüm” diye haykır” şeklinde konuşuyordu. Polikarpos ise, stadyumda bulunan tüm zalim putperest kalabalığa sert bir bakışla, ellerini onlara doğru uzattı, derin bir iç çekip gözlerini göğe çevirdi ve şöyle dedi: “Ateistlere ölüm.”

Vali ısrar ediyor ve şöyle diyordu: “Yemin et, seni serbest bırakayım; Mesih’e lanet et.” Polikarpos ise şu cevabı verdi: “Seksen altı yıldır O’na hizmet ediyorum ve bana hiçbir kötülük yapmadı; beni kurtarmış olan Kralıma nasıl sövebilirim?”

Aynı Vali ısrar ediyor ve şöyle diyordu: “Sezar’ın üzerine yemin et” dedi. Polikarpos şu karşılığı verdi: “Eğer sen, söylediğin gibi, benim Sezar’ın üzerine yemin edeceğimi sanıyor ve kim olduğumu bilmiyormuş gibi davranıyorsan, açıkça dinle: ‘Ben Hristiyan’ım.’ Hristiyanlığın öğretisini öğrenmek istiyorsan, bir gün ver ve dinle.”

Derin Düşünce

Bugün, Polikarpos’un şehitliğinin en bilinen ve en dokunaklı bölümlerinden birini okuduk. Artık son yaklaşıyor ve vali, yaşlı Episkopos’un hayatını kurtarmak için onu imanı reddetmeye ikna etmeye çalışıyor. Polikarpos sakin ve kararlıdır, 86 yaşında olması, ona her zaman sevgi ve kurtuluş bahşeden kralı Mesih’e ihanet etmemesi için bir neden daha oluşturmaktadır.

Bu noktada Polikarpos kendini yeniden tanımlıyor ve şöyle tanıtıyor: “Kim olduğumu açıkça dinleyin, ben Hristiyan’ım.” Bu kısa ifade: “Ben Hristiyan’ım”, onun tüm kimliğini, gücünü, inancını ve Yaşam için yaptığı seçimi özetliyor, her ne kadar bu seçim onu odun yığını üzerinde ölüme mahkum etse de.

İlginçtir ki, ilk yüzyılların Hristiyan araştırmacılarına göre bu metin, “şehit” kelimesinin bizim alıştığımız anlamıyla, yani İsa Mesih’e tanıklık ettikleri ve Hristiyan imanına duyulan nefret nedeniyle öldürülen erkek veya kadınlar için kullanıldığı ilk yazıdır. “Şehit” terimi Yunanca’dan türemiştir ve başlangıçta sadece ‘tanık’ anlamına geliyordu. Ancak, bu iman tanıklığı aleni şekilde şiddetli bir ölümle sonuçlandığında, terim bizim bildiğimiz anlamı alır. Bu önemli bir değişikliktir: “Ben Hristiyan’ım” demek, tanığı bir şehit yapar, çünkü iman ikrarı acı ve çoğu zaman ölümle sonuçlanır.

“Şehit” teriminin bu yeni anlamı, özellikle cesur ve acı verici bir ölümle sonuçlanan Hristiyanların deneyimlerinin, Mesih’in deneyimlerine yaklaştırılmasına ve sıklıkla bunlarla özdeşleştirilmesine neden olmaktadır. Şehitlik anlatımlarında, kahramanlar Mesih’in gerçek izleyicileri olarak tanımlanmaktadır. Polikarpos’un şehitlik anlatımının tamamını okumanızı tavsiye ederim; bu anlatımda onu İsa’nın ıstırabı ile yaklaştıran birçok ayrıntı bulacaksınız: dua ettiği bahçe, ölümün önceden bildirilmesi, kendi halkı tarafından ihanete uğraması, irenark adı, yani Herodes, gece tutuklanması, Allah’ın iradesini kabul etmesi, bindiği eşek yavrusu, ölümünün gerçekleştiği Paskalya dönemi, askerin kılıçla vurduğu son darbe, cesedinin çalınmaması için gösterilen özen. Bu birçok ayrıntı, şehitleri ve daha genel olarak Hristiyanları, Rab’leri Mesih’in izinden giden ve dünyaya O’nu tanıklık etmek için hayatlarını veren kişiler olarak temsil etmek istemektedir.

Şehitlik üzerine düşünmek demek, dolayısıyla bir Hristiyan olarak tanıklığın ağırlığını ve olası sonuçlarını hesaplamak demektir; Mesih’e ait olmanın getirdiği güzellikleri, gururu, ama aynı zamanda zorlukları da görmek demektir. Bu, vaftiz yoluyla kazanılır; bazıları için ise dini adanmışlık, rahiplik veya Episkoposluk atanma yoluyla gerçekleşir.

Hristiyan, şehit olmayı aramaz; Rab’bin her zaman yaşamı, başkalarına saygıyı ve herkes için iyiliği istediğini bilir. Tehlike korkutur, İsa için de öyleydi. Hristiyan, en yüksek değerin kendini feda etmek değil, sevgi, adanma olduğunu bilir ve her koşulda daha fazla ve daha iyi sevmesini sağlayacak en iyi yolları aramaya ve seçmeye çağrılmıştır.

Ancak bunun reddedilmeye, rahatsız edici, akıma karşı pozisyonlar almaya yol açabileceğini de bilir; alay edilmeye, dışlanmaya, farklı görülmeye ve bazı durumlarda kendi seçimlerinin bedelini kişisel olarak ödemeye yol açabileceğini bilir.

Yine de İsa açıkça konuştu ve bu sonuçları mutluluklar olarak nitelendirdi, onları sevinç kaynağı olarak gösterdi: “Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun!..”. Bu, anlaması ve yaşaması zor bir mutluluktur, çünkü zulüm bizi insanlık deneyiminin en göreceli yanına götürür: Her şeyi, hatta en değerli şey olan hayatı kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığımızda, diğer her şeyin önemi kalmaz, marjinal ve göreceli görünürler, çünkü bakışlarımız ve kalbimiz zorunlu olarak tek önemli şeye odaklanmak zorundadır. Bu noktada şehit bize, tek önemli şeyin, sağlam kaya Mesih ve O’na sadakat olduğunu gösterir; çünkü O, tüm insani umutlar kaybolduğunda hayal kırıklığına uğratmayan Ümit olduğunu en yüksek şekilde kanıtlar. Çünkü O, şehitleri insanın verdiği ölümden mucizevi bir şekilde kurtarmaz, ama onları her şeyin sonundan kurtarır ve ölümün karanlığından O’ndaki yeni Yaşamın sevincine geçirir.

Bu nedenle, Kilise geleneği bize şehitleri azizlerin ilki olarak gösterir; şehitler, Mesih’i sonuna kadar takip eden ve ölüm anında Mesih’in sözlerini, hareketlerini ve sevgisini örnek alan, Mesih’in kendisi haline gelen gerçek havarilerdir.

Havarilerin İşleri’nde Aziz İstefanos, ağzında İsa’nın sözleriyle öldü. Polikarpos, gördüğümüz gibi, son günlerinde İsa’nın ıstırabı ile ilgili birçok küçük ayrıntıyı yeniden yaşadı. Antakyalı İgnatius, bölünmüş ekmek olmak ve böylece İsa gibi dünya için bir armağan olmak istediğini söyledi.

Şehitlik, insanı Mesih’e benzer kılar ve bu nedenle Hristiyan olmak ve şehit olmak, cinsiyet, sosyal sınıf, yaş ve meslek farklılıklarını aşan yeni bir kimlik haline gelir. Lyon’da, Polikarpos’un yaşadığı yıllarda, Episkopos Potinos’un öldüğü büyük bir zulüm yaşandı (Potinos, muhtemelen bu kilisede Polikarpos’un heykelinin altında resmedilen üç Episkopostan biridir). Potinos 90 yaşındaydı, ancak onunla birlikte genç köle Blandina ve onun hanımı ve birbirinden farklı, ancak ölümüne kadar tanıklıklarında birleşen birçok kişi vardır. Blandina, görünüşüyle zayıf ve özellikle güzel olmayan bir kadın olarak tanımlanmaktadır, ancak çarmıhta onu görenler, onu Mesih’in sureti olarak görmekteydiler. Ya da Kartaca’daki soylu Perpetuas ve köle Felicita’yı; biri genç bir kız yani Roma’daki genç Agnes diğeri yetenekli bir asker olan imparator muhafızı Sebastian’ı; filozof Justinus ve birçok okuma yazma bilmeyenleri, Scilli, Abitenes, Sebaste ve diğer birçok şehirdeki erkek ve kadınlardan oluşan şehit gruplarını düşünelim… Onları birleştiren, tek önemli kimlik şudur: Christianus sum, christiana sum. [Ben –erkek/kadın– Hristiyan’ım]

Tek Allah’a olan iman beyanı, dirilen ve kurtarıcı İsa’nın ardından gitme, başka putlara tapınmayı isteyen imparatorluğun görüşüyle çelişmektedir. Bu, her erkek ve kadın için sadece yeni vatandaşlık, şu yeni kimliğin önemli olmasını sağlar: Ben Hristiyan’ım. Yakındaki Bergama’da, Karpos’un şehitliğinin eski bir tanıklığı vardır. Karpos, adı sorulduğunda şöyle cevap verir: “Benim ilk ve en önemli adım Hristiyan’dır, ama dünyadaki adım Karpos’tur.” Lyon şehitlerinden biri hakkında ise şöyle denir: “O adının, vatandaşlığının ve soyunun yerine sadece şunu beyan etti: Ben Hristiyan’ım.”

Geri kalan her şey, tarih ve biyografi kalır ama göreceleştirilir, çünkü hayatın doruk noktasında önemli olan sadece kime ait olduğundur ve bu, gerçek Yaşam’a doğru yolculuğuna devam etmeni sağlar.

Şehitliği anlatan dil, zıtlıkları bir araya getirerek fikirlerimizi tersine çevirir: yenilgi, yani ölüm, aslında bir zaferdir; Polikarpos ve Potinos gibi zayıf yaşlılar ve genç kızlar, güçlerini kanıtlayan asil atletlerdir; sonuçları zafer, taç, düğün ve paganların gözünde mantıksız bir ölüm gibi görünen şey, Hristiyanlar için gerçek hayattır. Şehit, onu bekleyen hayata odaklanmıştır, gözleri gökyüzüne bakarken resmedilmiştir ve sözü sonsuz hayatla ilgilidir, düğüne hazırlanan bir gelin gibi sakin ve mutlu bir şekilde Rabbine doğru gider.

Tüm bunlar, Mesih’in gerçekten önemli olan şey hakkındaki düşüncelerimizi nasıl tersine çevirdiğini anlamamızı sağlayan bir yoldur.

Ve öyledir de… çoğu zaman acı, zulüm, korku, kötülüğün anlamsızlığı bizi kendimizle ve hayatla yüzleşmeye zorlar, bize temel sorular sorar, bizi krize sokar ve Mesih’i, onun adaletini, merhametini seçerken daha da derine inmeye zorlar. Zorluklar bize, bizim için gerçekten önemli olanın ne olduğunu ve Mesih’i, onun İncil’ini, sevgisini tanıklık etmek için neleri kaybetmeye hazır olduğumuzu sorgular.

Aziz Pavlus bize, Allah’ı sevenler için her şeyin iyiliğe hizmet ettiğini söyler. Bizi köşeye sıkıştıran zorluklar içinde, gerçekte neye inandığımız, neyi umduğumuz ve neyi sevdiğimiz ortaya çıkar. Söylediğimiz sözlerde ve yaptığımız eylemlerde, bu kendimize ve başkalarına açıkça görünür hale gelir ve neye güvenebileceğimizi, neyin fani, zayıf ve geçici olduğunu anlamamızı sağlar.

Yola çıkmadan önce, yeniden başlamadan önce, çoğu zaman tanımadığımız yollarda, şehitlere ve Polikarpos’a bakmak, geçici olan şeylerden esas olanı ayırt etmemize, hedefimizin ne olduğunu, Hristiyanlık yolumuzun ödülünün ve tacının ne olduğunu hatırlamamıza yardımcı olabilir; bize Mesih’in yol, gerçek ve yaşam olduğunu hatırlatır.

  1. Ebedi yaşama diriliş uğruna (Polikarpos’un Şehitliği 14,2)

       Kutsal Kitap Metni: Rom 6, 3-11

Mesih İsa’ya vaftiz edilenlerimizin hepsinin O’nun ölümüne vaftiz edildiğini bilmez misiniz? Baba’nın yüceliği sayesinde Mesih nasıl ölümden dirildiyse, biz de yeni bir yaşam sürmek üzere vaftiz yoluyla O’nunla birlikte ölüme gömüldük. Eğer O’nunkine benzer bir ölümde O’nunla birleşmişsek, O’nunkine benzer bir dirilişte de O’nunla birleşeceğiz. Artık günaha kölelik etmeyelim diye, günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih’le birlikte çarmıha gerildiğini biliriz. Çünkü ölmüş olan, günahtan özgür kılınmıştır.

Mesih’le birlikte ölmüşsek, O’nunla birlikte yaşayacağımıza da inanıyoruz. Çünkü Mesih’in ölümden dirilmiş olup artık ölmeyeceğini, ölümün artık O’nun üzerinde egemenlik sürmeyeceğini biliriz. O’nun ölümü, günaha karşılık ilk ve son ölüm olmuştur. Oysa sürdüğü yaşamı Tanrı için sürmektedir. Siz de böylece kendinizi günah karşısında ölü, Mesih İsa’da Tanrı karşısında diri sayın.

          Kilise Babaları Metni: Şehitlik Anlatımı 13,3-14,2

Hemen onun etrafına yakmak için gerekli olan şeyler yerleştirildi. Onlar onu çivilemek üzereyken, şöyle dedi: “Beni böyle bırakın; bana ateşe katlanma gücünü veren, sizin çivilerinizin sağladığı güvence olmaksızın da bu ateş üzerinde sarsılmadan durmamı sağlayacaktır.”

Onu çivilemediler, fakat bağladılar. O ise elleri arkadan bağlı bir halde, semiz bir sürüden seçilmiş bir kurbanlık teke gibi, Allah’a sunulmak üzere hazırlanmış hoş bir yakmalık sunu olarak, gözlerini göğe kaldırıp şöyle dua etti: “Her şeye gücü yeten Rab Allah, sevgili ve kutsal Oğlun İsa Mesih’in Babası; O’nun aracılığıyla seni tanıma bilgisine eriştiğimiz Allah; meleklerin, kudretlerin, bütün yaratılışın ve huzurunda yaşayan tüm doğrular soyunun Allah’ı.

Seni yüceltirim, çünkü beni bu güne ve bu saate layık gördün; ruhun ve bedenin dirilişi için, Kutsal Ruh’un çürümezliği içinde, ebedî hayata erişmek üzere, senin Mesih’inin kâsesinde şehitler topluluğuna katılmayı bana nasip ettin. Bugün huzurunda, senin önceden hazırladığın, önceden bildirdiğin ve yerine getirdiğin üzere, yalan bilmeyen ve hakiki Allah olarak, bereketli ve hoşnutluk veren bir kurban olarak kabul edileyim.

Bu nedenle ve bunun dışındaki her şey için senin sevgili Oğlun, ebedî ve göksel Başkâhin İsa Mesih aracılığıyla seni över, seni kutsar ve seni yüceltirim. O’nunla birlikte ve Kutsal Ruh’la sana şimdi ve gelecek çağlarda da yücelik olsun. Âmin.

          Derin Düşünce

Bu son günde, Polikarpos’un ölümünden önce yaptığı son duayı ele alıyoruz. Polikarpos bağlı durumda, artık ölüme çok yakın; yukarıda, benim sol tarafımda görüldüğü gibi, bir kez daha dua ediyor. Onu daha önce, tutuklanma anında da dua ederken görmüştük; bu vesileyle bir düzeltme yapmak istiyorum: askerlerin arasında ayakta dua edişinin tasviri, burada nef kısmında değil, kubbe alanında, arkamda sol tarafta yer almaktadır.

Polikarpos’un son duası, güzel ve iyi yapılandırılmıştır; neredeyse bir Efkaristiya duası gibidir. Bu duada şehit, Oğlu İsa Mesih aracılığıyla Baba’yı över ve kendisini Oğul’un sunusuna katar. Tanrı’sının huzuruna çıkmaya hazırdır ve Kutsal Ruh tarafından bağışlanan ruhun ve bedenin dirilişine ve sonsuz yaşama olan imanını büyük bir görkemle dile getirir. Sonunda ise her sözün, her duanın ve bu örnekte olduğu gibi her hayatın ulaştığı nokta olarak, Kutsal Üçlü Birliğe övgü yükseltir.

Şehit, bağlı hâliyle kurban edilen sunudur, Fısıh kuzusudur; ama aynı zamanda kâhindir, çünkü sunu duasını bizzat kendisi dile getirir, Kutsal Üçlüğe şükranı ve yüceltişi sunar. Polikarpos, bütün şehitler adına şunu ilan eder: Her şehadet, İsa’nın ıstırabına gerçek ve sembolik olmayan bir katılımdır; O’nun kanının kadehine ortak olmak, O’nunla birlikte dünyanın kurtuluşu için Baba’ya kendini sunmaktır. Polikarpos’un bize söylediği gibi, Allah yalnızca kutsanmalı, övülmeli ve yüceltilmelidir; şehadet de O’nun bir armağanıdır, yalnızca uzun 86 yıl değil… İlk tanık-şehidin bu duası, Kilise tarihinin tanıdığı ve bugün de tanımaya devam ettiği sayısız — ne yazık ki çok sayıdaki — şehidin dua modeli hâline gelir.

Her ölüm şehitlik sayılmaz; çünkü şehit kılan ceza değil, nedendir. Bunu, Golgota’daki üç çarmıhı yorumlarken Augustinus hatırlatır: Aynı cezaya mahkûm edilenler farklı bir geleceğe yazılmıştır. Şehit yapan, ölümü cesurca karşılamak değil, dirilişe olan inançtır. Bu inanç, mahkumu gerçek bir Hristiyan şehidi haline getirir. Bu inanç olmadan, her ikisine de anlam katan bu iman olmadan, Hristiyan yaşamı ve Hristiyan ölümü yoktur.

Zaten Pavlus, Atina’daki Ares Tepesi’nde, dirilişe olan inancın gerçek Hristiyan farkını oluşturduğunu fark etmişti; Hristiyan imanının ayakta durduğu ya da çöktüğü temel buydu. Yunan bilginleri, Yaratıcı ve İnayetli bir Allah’tan söz eden onu hoşnutlukla dinlemişlerdi; ancak Mesih’in dirilişini duyurduğunda geri çekildiler: burada onu takip edemezlerdi, bu noktaya ancak Mesih’e iman etmeyi seçenler ulaşabilirdi. Pavlus mektuplarında açıkça şöyle der: Eğer Mesih dirildiyse, biz de dirileceğiz; eğer Mesih dirilmemişse, imanımız ve umudumuz boştur, boşuna inanmışız demektir!

Ölüm her zaman bir gizem ve her zaman acıdır, bağları koparır, sesleri susturur, bizi dehşete düşürür… Peki, biz Hristiyanlar ölüm hakkında ne söyleyebiliriz? Sadece teselli edici, sıcak insanlık dolu sözler mi (ki bunlar her zaman yerinde ve gereklidir) yoksa – gerçekten, yalnızca litürjik dualarda değil – “ölülerin dirilişine ve ebedi hayata” inandığımızı söyleyen sözler mi?

Augustinus bize her adımda Paskalya Alleluya’sını söylememizi, özellikle zorlu anlarda, yorgun olduğumuzda, umudumuzun azalmaya başladığı zamanlarda dile getirmemizi öğütler. Bu, umutla, bu dünyada, dirilmiş olarak yürüyebilmemizi sağlar… “Ezgiler söyle ve yürü” der bize, “Alleluya’yı söyle ve yürü”, Hristiyan yaşamının anlamının ne olduğunu bil: Hayatımızda ve dünyanın tarihinde Dirilmiş Mesih’in önceliğini kutlamak, umudun tohumlarını ekmek; çünkü onun kötülük ve ölüm üzerindeki zaferi sonsuzlukta kesinleşecektir, ama şimdiden Mesih’in Paskalyasıyla bu dünyada gerçekleşmiş ve inandığımız, yaşadığımız yaşam ve diriliş izlerinde kendini göstermektedir.

Alleluya ilahisi, Paskalya nakaratı, Polikarpos’un övgü ve kutsama ilahisi, bize bugünkü adımlarımızın, zorluklar ve endişeler içinde olsa bile, umut dolu adımlar olduğunu, kurtulmuş adımlar olduğunu söylüyor. Bu, Polikarpos gibi ölümle yüz yüze geldiğimizde bile yaşamın Tanrısını övmemizi sağlayan Hristiyan imanının “skandalı”dır ve bu, kurtulmuşların yeni ezgisini dudaklarımızda söyleyerek yürümemizi sağlar. Ancak bu, yalnızca Mesih’i merkeze koyarsak, kurtuluş tarihine anlam katan ve bizi, yaşadığımız bu sonsuzluğun küçük bir parçası için kurtuluş tarihi yapanın Mesih olduğunu kabul edersek mümkündür, çünkü O dirilmiştir.

Bazen dirilişe olan bu imanı dile getirmeyi, ona tanıklık etmeyi bilmiyoruz; oysa Polikarpos bunu yapabilmişti. “Umut hayal kırıklığına uğratmaz” demeye neredeyse çekiniyoruz, hatta utanıyoruz; oysa bunu, yakın zamanda yaşadığımız Jübile Yılı bize Aziz Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda hatırlatmıştı. Ama belki de bunun nedeni, umudu küçük ya da büyük insanî umutlarla olduğunu düşündüğümüz içindir; en soylu ve en haklı olanlar bile dahil, bu umutlar çoğu zaman boşa çıkabilir… Oysa hayal kırıklığına uğratmayan Umut Mesih’tir, yalnızca O’dur. İşte bu güzel müjde bizim hazinemizdir ve yakında yeniden kutlayacağımız Diriliş Paskalyası sayesinde bu umut kesinlik kazanmıştır.

Vaftizde, ölüm ve yaşam arasındaki birliği yaşarız; Kilise Babalarımız, vaftiz kurnasının mezar ve rahim olduğunu, orada Mesih ile birlikte gömüldüğümüzü ve Mesih ile birlikte yeniden doğduğumuzu söylerler. Vaftizde Allah’ın çocukları oluruz, bizim için Yaşam’a doğru bir yolculuk başlar, bu yolculuğu çoktan tamamlamış Olan’la birleşiriz, O Baş’tır ve bizler bedeniz ve bu nedenle O’nun Yaşam hedefine ulaşmaya yöneldik. Nissalı Gregorius, bunun bir labirent gibi olduğunu söyler; Mesih çıkışını çoktan bulmuştur ve bize geriye yalnızca O’nu takip etmek, Hristiyan yaşamıyla O’na bağlı kalmak, Vaftizle O’nun bir parçası olduğumuzun ve bu nedenle kurtuluşumuzun kesin olduğunun bilincinde olmak kalır.

Bugün Pazar, haftalık Paskalya olan Efkaristiya’yı kutladık ve Rab’bin Paskalya deneyimini yaşadık. Yarın ise aziz şehit Polikarpos’u onurlandırmak için kutlayacağız. Bu, onun Rab’bin kurbanına katılarak yaptığı gibi, Mesih’in dirilişine olan inancımızı ifade etmenin en güzel yolu olacaktır.

Efkaristiya, ibadette anma ve bekleyiş unsurlarının korunduğu yerdir; kurban ve düğün ziyafetidir; yaşam ekmeğine ve aramızdaki paydaşlığa katılımdır; her günün yolunda güçtür; gerçek varlıktır ve beklediğimiz şeyin öncüsüdür. Yeni başlayan bu Oruç döneminin sonunda yaşayacağımız yıllık Paskalya’da, tüm bunlar daha da görünür, daha somut hale gelir. Efkaristiya, bildiğimiz gibi, Paskalya kutlamasının merkezidir, olmuş olanın, olmakta olanın ve olacakların özetidir. Mesih’in bizim için kazandığı ve beklediğimiz kurtuluş, bir araya gelen topluluk için sakrament olarak gerçekleşir ve biz de buna katılırız. Eğer Rab’bin anısını ve beklentisini kendimizde uyandırabilirsek, O’na olan imanımızın, O’na olan umudumuzun, O’nun sevgisinin taşıyıcıları ve tanıkları olursak, Paskalya’nın kadınları ve erkekleri oluruz. Tıpkı Polikarpos’un sözleri ve hayatıyla yaptığı gibi.

Bu dokuz günlük Novena duası yolculuğumuz, Diriliş’e olan imanımızı beyan ederek böylelikle sona ermiştir. Bu daveti için Başepiskopos Martin’e, bu güzel deneyimi benimle paylaşan Tatiana’ya ve hepinizin katılımı, dikkatle dinlemeniz ve özellikle de imanınız için içtenlikle teşekkür ederim. Yarın sabah ayrılıyoruz, ancak iman ve dua ile bu günlerde giderek daha çok bizim de azizimiz haline gelen bu kutlu Şehit için bir araya geldik. Dünyanın her yerinde Kilise olmanın güzelliği budur.

Aziz Polikarpos bize eşlik etsin, bize yardım etsin ve her gün imanımıza tanıklık etmemizi sağlasın. Adının da ifade ettiği gibi, iyilik tohumları ekme çabamızda Hristiyanlık eylemlerimizin meyvelerini çoğaltsın. Aziz Polikarpos, bizim için dua et: Sancte Policarpe, ora pro nobis.

Dirilen Mesih İsa’ya sonsuza dek şan ve şeref olsun. Amin.

Aggiungi qui il testo dell’intestazione